<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hadis arşivleri - İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</title>
	<atom:link href="https://inkisafplatformu.com/category/makaleler/hadis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://inkisafplatformu.com/category/makaleler/hadis/</link>
	<description>İnkişaf D&#252;ş&#252;nce Platformu</description>
	<lastBuildDate>Sun, 26 Oct 2025 10:13:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://inkisafplatformu.com/wp-content/uploads/2025/06/cropped-d2-150x150.png</url>
	<title>Hadis arşivleri - İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</title>
	<link>https://inkisafplatformu.com/category/makaleler/hadis/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">245782574</site>	<item>
		<title>Müteşâbih Hadîslerin Yorumunda Temel Ölçüler</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/mutesabih-hadislerin-yorumunda-temel-olculer/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/mutesabih-hadislerin-yorumunda-temel-olculer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Osman Bodur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Oct 2025 10:13:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Bodur]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Osman Bodur]]></category>
		<category><![CDATA[Mütaşabih hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Ölçüler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1740</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce Allah’ın insanoğluna rehber olarak gönderdiği Hz. Peygamberin en büyük mucizesi Kur’an ile Hz. Peygamber’den nakledilen hadîsler, İslam dininin temel kaynakları olarak, öteden beri Müslüman toplumun gündeminde hep canlı kalmışlardır.&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/mutesabih-hadislerin-yorumunda-temel-olculer/">Müteşâbih Hadîslerin Yorumunda Temel Ölçüler</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">
<p>Yüce Allah’ın insanoğluna rehber olarak gönderdiği Hz. Peygamberin en büyük mucizesi Kur’an ile Hz. Peygamber’den nakledilen hadîsler, İslam dininin temel kaynakları olarak, öteden beri Müslüman toplumun gündeminde hep canlı kalmışlardır. İslam âlimleri, nazil olduğu dönemden itibaren ilahî hitâbı anlama çabası içerisinde oldukları gibi, Kur’ân’ın hayata aktarılması da diyebileceğimiz Sünnet’in gelecek nesillere sâlim bir şekilde intikal edebilmesi için de <i>müstesna gayretler</i> ortaya koymuşlardır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Kur’ân’dan hareketle murad-ı ilahîyi anlama uğrunda ortaya konan gayretler neticesinde nasıl devasa bir tefsîr külliyâtı ortaya çıkmışsa, Hz. Peygamber’in sözlerini doğru anlama ve yorumlama hedefine matuf gayretlerin sonucunda da <i>şerh edebiyatı</i> ortaya çıkmıştır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Şerh edebiyatı, sistematik ve objektif değerlendirildiği takdirde Peygamber’in sözlerini doğru anlamak ve hadîsler etrafında gelişmiş geleneksel dinî bilgiye ulaşmak mümkün olacaktır. Geçmiş dönemde yapılan hadîs şerhleri içinde eskimeyen ve orijinalliğini yitirmeyen alanlardan birisi de <b><i>müteşâbih hadîslerin</i></b> şerhleridir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Müteşâbih kavramı, tefsîr, fıkıh usulü ve kelâm gibi birçok ilim dalında tartışmalara kapı açmış temel kavramlardan birisi olarak dikkatleri çekmektedir. Ancak tefsîr, fıkıh ve kelâm ilimlerinde müteşâbihâtla ilgili pek çok çalışma yapılmış olmasına rağmen, hadîs ilimlerine dair eserlerde müstakil olarak ele alınmamış, müşkilü’l-hadîs ilminin bir alt başlığı olarak tahlil edilmeye çalışılmıştır. (Öz, 2011, 61)<span class="Apple-converted-space">  </span>Ne var ki erken sayılabilecek bir dönemde ünlü hadîs ve fıkıh âlimi Tahâvî (ö.321/933), “<i>Kur’ân’ın olduğu gibi hadîsin de müteşâbihâtı vardır</i>” diyerek, hadîste müteşâbihat konusuna dikkat çekmiş (Tahavî, 1994, 1/221-222) sonraki dönemde ise kelamcı kimliğiyle tanınan İbn Fûrek (ö.406/1015), “<i>Kur’ân’da muhkem, müteşâbih ayrımı vardır. Müteşâbihler ancak muhkeme ircâ edilerek anlaşılabilir. Aynen bunun gibi hadîslerin de muhkem ve müteşâbih kısımları vardır ve bunların anlaşılması ancak hadîslerdeki muhkem esaslara ircâ edilmekle ve dilin imkânlarını bu gibi nasları anlama uğruna seferber etmekle mümkündür</i>.” konuya daha geniş bir açıdan bakmıştır. (İbn Furek, 2003, 3)</p>
<p>Ayrıca son dönemde hadîs ilmi ile alakalı yazılan bazı eserlerde müteşâbihin tanımı, “<i>Birden fazla manaya gelebilen, zahiri manasıyla anlaşılması da, beşer aklı yönünden güçlük arzeden, bu sebeple açıklanması ve yorumlanması gereken hadîs</i>” şeklinde yapılmıştır. (Aydınlı, 2009, 235-236) Bu tanımın ne kadar isabetli olduğu açıktır. Zira dikkat edildiğinde görülecektir ki hadîsler içerisinde aklen anlaşılması zorluk arzeden, ya da birden çok anlama geldiğinden dolayı yanlış anlaşılmaya müsait, pek çok rivâyet vardır. O halde müteşâbihi, âyet ve hadîsleri içine alacak bir şekilde tarif ederek onun kapsamına, insanoğlunun bütün yönleriyle idrak etmekten aciz kaldığı kevnî mucizeleri, gaybî haberleri ve Allah’ın sıfatlarıyla ilgili nasları dâhil etmek hem doğruya daha yakın olmakta hem de kelimenin etimolojik anlamına daha uygun düşmektedir. (Şimşek, 2012, 31.)<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bir başka açıdan müteşâbih kavramını, “<i>Bu dünyadaki varlıklar için kullanılan birtakım kavramların ya da nitelendirmelerin metafizik konularda ve özellikle Allah ile ilgili olarak kullanılmasından kaynaklanan ve bu benzerliğin doğurduğu problemin adıdır.</i>” (Kırbaşoğlu, 1994, 393-374) şeklinde tanımlamak da mümkündür. Öte yandan hadîs şârihlerinin önde gelenlerinden İbn Hacer (ö.852/1449), Bedreddin Aynî (ö.855/1451) başta olmak üzere daha pek çok şârihin özellikle metafizik âleme ait bazı hadîslerde geçen ifâdeleri “<i>müteşâbih</i>” şeklinde nitelemeleri, söz konusu kavramın hadîsler içinde yaygın olarak kullanıldığını göstermektedir. (İbn Hacer, XIII/401,432; Aynî, IX/305 XI/325, XIII/280; Aliyyü’l-kârî, 2010, I/90; II/152; III/208).</p>
<p>Ne var ki hadislerin de müteşâbihleri olduğunu vurgulayan İbn Fûrek <i>Kitâbu müşkili’l-hadîs ev Te’vîlü’l-ahbâri’l-müteşâbihe</i> adlı eserinde müteşâbih hadîslerin hangi ilke ve metodlar çerçevesinde te’vîl edileceğinin örneklerini vermiştir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu söylemiyle İbn Fûrek, daha sonraki devirlerde takip edilmiş ve onun eseri üzerine şerh, haşiye ve muhtasar türü çalışmalar yapılmıştır. Bu durum bize, <b><i>İbn Fûrek’in müteşâbih hadîslerin anlaşılması ve yorumlanması konusunda derli toplu bilgiler veren ilk âlim olduğunu</i></b> göstermektedir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Nitekim, Kasrî (ö.608/1211-12), <i>Tenbihü’l-efhâm fî şerhi müşkili Hadîsihi, </i>İbn Bezize (ö.663/1266-67)<i> Minhâcu’l-avârîf ilâ rûhi’l-meârif fî şerh-i müşkili’l-hadîs ve </i>Kastallânî (ö.923/1517) ise<i> Şerhu müşkili’l-hadîs </i>isimli eserleriyle İbn Fûrek’in izinden giderek, müteşâbih hadîsler etrafında adeta bir literatür oluşturmuşlardır. Ayrıca İbn Bezize, <i>İzâhus’-sebîl ilâ menâhi’t-te’vîl ve telhîsu müşkil İbn Fûrek</i> adlı eseriyle İbn Fûrek’in eserini oldukça veciz bir şekilde muhtasar etmiştir.</p>
<p>Makalemizin konusunu teşkil eden<i> </i>İbnü’l- Müneyyir’in <i>Tefsîru müşkilâti ehâdis bi şekli zâhirihâ</i> adlı eseri ise büyük orandan İbn Fûrek’in eserinden istifade edilerek kaleme alınmış muhtasar bir çalışmadır. İbnü’l-Müneyyir, müteşâbih hadîslerin anlaşılması ve yorumlanması adına önemli ipuçları verdiği <i>Tefsîru müşkilâti ehâdîs bi şekli zâhirihâ</i> adlı eserinde, bu kabil hadîslerin yorumunda dikkat edilmesi gereken birtakım ilkelerden söz etmiştir. Bu ilkeleri maddeler halinde şu şekilde tasnif etmemiz mümkündür.</p>
<ol>
<li><b>Arap dilinde yaygın kullanımlardan birisi, muzâf kısmının hazfedilip, yerine muzafun ileyhin kâim olmasıdır.</b> Biraz daha açacak olursak, müteşâbih hadîslerde Allah’a nispet edilen ve zâhiren zarfiyet manası taşıyan ifâdeler yorumlanırken, doğrudan Allah’ın zatı demek yerine onun emri, hükmü, mülkü ve şe’ni gibi kelimelerin takdir edilmesi gerekmektedir. (İbni Müneyyir, vr:5b.) Söz gelimi Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde <i>“Sizden birisi namaz kıldığı zaman, ön tarafına tükürmesin. Zira Allah Teâlâ kul namaz kıldığı zaman onun ön cihetindedir.”</i> (Ahmed b. Hanbel, 1999, IX/240(5335)) buyurmaktadır. İbnü’l-Müneyyir, hadîsin yorumunda muzafın hazfedilmiş olduğuna dikkat çekmiş, bu hazfın takdir edilmesi halinde, namaz kılan kimsenin önünde Allah’ın zâtının değil, onun sevabının hazır bulunduğunu ifâde etmiştir. (İbni Müneyyir, vr:17a.)<sup><span class="Apple-converted-space"> </span></sup> Benzeri başka bir hadîste ise Hz. Peygamber <i>“Kul namaz kılarken sağa sola dönmediği müddetçe, Allah ona doğru yönelmiş vaziyettedir. Ne zamanki kul, yüzünü kıbleden çevirir, işte o zaman da Allah ondan yüz çevirir.”</i> buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Salat, 165; Ahmed b. Hanbel, 1999, XXXV/400(21508).) Hadîste, Allah’ın zâtı zikredilmiş, fakat hazfın takdir edilmesiyle bununla Allah’ın hayrı, tevfiki, inâyeti ve sevabı kasd edilmiştir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Zira arap dilinde bir emir, birini huzuruna alıp, ona iyilikte bulunduğu zaman bu durum “<i>Akbele’l-emîru</i>” cümlesiyle ifâde edilmektedir. Yine bir emir, bir kimseye hayır vermeyi terk ederse bu durum “<i>Sarafe’l-Emiru an fulânin</i>” şeklinde ifâde edilmektedir. (İbni Müneyyir, vr:17a.)</li>
<li>İbnü’l-Müneyyir, bazı rivâyetlerin anlaşılmasında <b>“<i>Eserin, müessirin ismiyle tesmiye edilmesi</i>” </b>şeklinde bir kâideden söz etmiştir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Buna göre, “<i>Yağmur Allah’ın rahmetidir</i>.” ifâdesinde bunun örneği görülmektedir. Zira yağmur Allah’ın rahmetinin bir sonucu olmasına rağmen, doğrudan Allah’ın rahmeti şeklinde tesmiye edilmiştir. (İbni Müneyyir, vr:5b.) Söz gelimi Allah Resûlü’nden nakledilen şu iki rivâyette dehr kelimesi Allah’a izâfe edilmiştir. “<i>Dehre/Zamana sövmeyiniz. Muhahhak dehr/zaman Allah’tır.” </i>(Buhârî, Edeb, 101; Müslim, Kitâbu’l-elfâz, 5, 6;) İbnü’l-Müneyyir hadîste yer alan nefes kelimesinin zâhiren dışarıdan teneffüs edilen bir hava manasına geldiğini ifâde etmiş ve Allah Teâlâ hakkında te’vîl edilmeksizin kullanılmasının uygun olmadığını vurgulamıştır. Buna göre İbnü’l-Müneyyir, hadîsi şöyle yorumlamıştır: “<i>Hadîsteki nefes kelimesi, tenfîs/rahatlatma manasına gelmekte ve sıkıntıların, dertlerin izale edilmesi durumunu ifâde etmektedir. Rüzgar ise şifa ve bereket sebebidir. Ancak rüzgar Allah’ın kudretiyle hareket etmektedir</i>.” (İbni Müneyyir, vr:13b.)</li>
<li><b>Allah’a izâfe edilen bazı fiil ve durumlardan, murad, Allah’ın zâtı olmayıp, onun bütün işlerini yapmakla mükellef has kullarıdır</b>. Zira Allah’ın has kullarının yaptığı fiiller, tekrim ve teşrif açısından, mülkün hakiki sahibi Allah Teâlâ’ya nispet edilir. (İbni Müneyyir, vr:5b.) İbnü’l-Müneyyir, Hz. Peygamber’den nakledilen “<i>Allah Âdemi, yeryüzünden avuçladığı bir avuç toprak ile yarattı.</i>” ve “<i>Allah Hz. Âdem’in çamurunu kırk sabah kardı.</i>” şeklindeki rivâyetlerinin ise Allah Teâlâ hakkında bir uzuv anlamı çağrıştırdığı için te’vîl edilmesinin gerekliliği üzerinde durmuştur. Ona göre, hadîste Allah’ın Hz. Âdem’e olan nimeti hatırlatılmıştır. Zira Allah Teâla, onu özel sıfatlarla yaratmış, ilim, konuşma, idrak etme gibi hususlarla onu özel bir donanımda yaratmıştır. Öyle ki Allah Teâlâ, hilkatini düzenlemek ve yaratılışını güzelce yapmak sûretiyle onu zâhiri nimetleriyle donanımlı yaratmıştır. (İbni Müneyyir, vr:10b, 11a.) Öte yandan hadîsi muzafın hazfedilip, muzafun ileyhin onun yerine geçmesi kaidesine göre yorumlamanın da mümkün olduğunu ifâde eden İbnü’l-Müneyyir, hadîste haber verilen fiilleri, Allah’ın emretmesiyle meleklerinden bir grubun yerine getirdiğini, fakat her şeyin gerçek sahibi Allah Teâlâ olduğundan bu fiilerin Allah’a isnâd edildiğini ifâde etmiştir. (İbn Müneyyir, vr:11a.)</li>
<li><b>Bazı müteşâbih rivâyetlere İsrâilî bilgi karışması ihtimaline de dikkat çeken İbnü’l-Müneyyir,</b> bu tarz hadîslerin âlimler tarafından te’vîl edilmelerinin, mevzu hadîslerle meşgul olmaktan kaynaklanmadığını, aksine bu hadîslerin sahih olma ihtimaline binaen te’vîl edildiklerini vurgulamıştır. (İbn Müneyyir, vr:5b, 6a.) İbnü’l- Müneyyir’e göre, kelâmcıların bu naslar hakkında yorum yapmaları, zanna değil, ka’ti esaslardan neşet eden te’vîllere dayanmaktadır. Yani onlar, hadîsin zâhiri olarak anlaşılmasının uygun olmamasından ve Allah Resûlü’nün (s.a.v.) ümmetine bir anlam ifâde etmeyecek bir şekilde hitap etmeyeceğinden hareketle te’vîle yeltenmişlerdir. Onların bu tutumunda asıl hedef, zâhiri üzere anlaşılması problem arzeden bir nassın akâid sınırları içerisinde istenilen tutarlılık ölçülerine riâyet etmek sûretiyle te’vîl edilmesidir. (İbn Müneyyir, vr: 6b.) Müellifin bu sözlerinden hareketle ifâde etmek gerekirse, bunu <b><i>ihtiyat ilkesi </i></b>şeklinde belirgin hale getirmek mümkündür. Buna göre, İslam âlimleri, zayıf veya mevzu hadîsleri, hemen reddetmeyip, sahih olmaları ihtimaline binaen te’vîle gitmişlerdir. Zayıf veya mevzû hadîslerin ehil olmayan kimselerin eline geçmesi durumunda yanlış anlaşılma veya yorumlanma ihtimalinin bulunması da, te’vîlde ihtiyatlı olmanın önemini açıkça göstermektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></li>
</ol>
<p>Konuyla ilgili bir örnek vermek gerekirse, hadîs kriterleri açısından zayıf bir hadîste “<i>Allah mahlûkatı yarattığı zaman, sırt üstü uzandı/istilka buyurdu ve bir ayağını diğer ayağının üzerine koydu. Daha sonra ‘Bir kimseye böyle yapması yaraşmaz’ </i>buyurdu.” (Taberânî, <i>el-Mu’cemu’l-kebir,</i> XIX/13 (15689 ).) şeklinde müteşâbih bir bilgi aktarılmıştır. İbnü’l-Müneyyir’e göre hadîsteki istilkâ kelimesi, mahlûkat için kullanılan yorgunluk manasını akla getirdiği için kabul edilemez. Dolayısıyla istilka, Allah’ın kainati yarattıktan sonra, yaratmaya gücü ve kuvveti varken, yaratma işine son vermesi şeklinde yorumlanmaktadır. (İbn Müneyyir, vr:11b.) Nitekim arap dilinde, evini inşa edip, bitiren bir kimsenin durumu haber verirlirken -her ne kadar sırt üstü yatmamış olsa bile- temsil kabilinden “<i>İstelka ala zahrihi/Sırt üstü uzandı</i>” şeklinde bir söylem dikkatleri çekmektedir. (İbn Müneyyir, vr:11b.) Yine Hz. Peygamber’den nakledilen ve sıhhati hakkında şüphe bulunan bir hadîste şöyle geçmektedir: “<i>Allah Teâlâ, Hz. Dâvûd’a ‘Huzuruma gel’ demiş, o’da, günahlarımı yüzüme vurmandan korkuyorum Allah’ım diye karşılık vermiştir. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Hz. Dâvûd’a ayaklarımdan tut demiş, O’da Allah’ın ayaklarından tutmuştur.” </i>(Lafız farklılıklarıyla beraber hadisi görmek için bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 6/342(31888).) İbnü’l-Müneyyir, söz konusu rivâyetin mevkûf olduğunu belirttikten sonra, merfû olması ihtimaline binaen hadîsin te’vilini yapmaktan geri durmamıştır. (İbn Müneyyir, vr:12’a.)</p>
<ol start="5">
<li><b>İbnü’l- Müneyyir’in zikrettiği bir diğer kâide ise, te’vîlde tenzih ilkesinin yani Allah’ın aşkınlığının muhakkak sûrette dikkate alınmasıdır. O’na göre bir nassı te’vîl etmek, onun zâhiri anlaşılması durumunda ulûhiyete zıt bir anlam kazanmasını engellemek içindir.</b> Mesela, Arapların yüksek fiyatla malını satan kimseye “<i>Câe min Fevk</i>” demelerinde buna benzer bir kullanım vardır. Araplar bu ifâdeyle satıcının mekân açısından yüksek bir yerden geldiğini değil, fiyatı yüksek tuttuğunu haber vermektedirler. (İbn Müneyyir, vr:8a,8b.) Yine “<i>Tenezzele’l-Emiru mae Fulanin</i>” cümlesinde geçen “<i>tenezzele</i>” kelimesi mekânsal anlamda bir intikal anlamı taşımamakta, emirin, o kimseyle yumuşak ve tatlı bir dille konuştuğunu vurgulamaktadır. Hatta emir, yüksek bir serinin üzerinde otursa bile, bu ifâde başka türlü anlaşılamaz. (İbn Müneyyir, vr:8a.)</li>
</ol>
<p>Bu örnekleri sıralayan İbnü’l-Müneyyir’e göre, pek çok lafız, mahlûkat hakkında kullanılırken bile dildeki kullanımlardan istifade edilerek başka bir anlama çekilebilmekte; yani, <b><i>lafzın literal anlamı bir kenara bırakılarak, mecâzi anlam tercih</i></b> edilebilmektedir. Bu durumda günlük hayatta yaygın olaral kullanılan dilsel bir ifâdenin, zâhiri anlamlardan soyutlayarak mecâza haml edilmesi mümkün iken, Cenab-ı Hak’la ilgili müteşâbih rivâyetleri zahiri cihetle ele alıp, mecâzi yorum tekniklerinden istifade etmeden nassı anlamlandırmak ve yorumlamak oldukça sakıncalı ve yanlış bir durumdur. Dilde câiz olan bu mecâzi mefhum nazara verilmezse, Allah Teâlâ hakkında teşbih ve tecsim manalarını ihtivâ eden söylemler, ifâdeler, anlayışlar ve farklı yorumlar sarf edileceği mülâhazasıyla çeşitli yakıştırmalara fırsat veren nasların tenzih ilkesine uygun bir şekilde, mecâzi ifadeleri de tazammun eden, Zât-ı Bâri’ye mütenâsib, tevilleri yapılamayacaktır. (İbn Müneyyir, vr:8a.) Konuyla ilgili olarak İbnü’l- Müneyyir, “<b><i>Yaratılmışlar hakkında kullanılan bir kelime, hakiki olarak anlaşılması mümkün iken yerine göre te’vîl edildiğine göre, aklen nassın hakiki anlaşılması Allah Teâlâ’nın zatı için münâfi olan ve mütekellimin istiâre yaptığı bir nas, nasıl zâhiri üzere bırakılabilir ki</i></b>” (İbn Müneyyir, vr:8b.) şeklinde bir değerlendirme de bulunarak, te’vîlde dilin imkânlarından istifade etmenin zaruri olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan onun bu sözlerini, te’vîlde dile uygunluk ilkesi şeklinde nitelemek de mümkündür. Zira dilin ifâde özellikleri ve kullanımları genelde objektif bir yapı arz etmekte ve bu sayede hadîsleri te’vîle kalkışan kimsenin zorlama yorumda bulunmasının önü alınmış olmaktadır. Aksi halde elastiki bir yapıya sahip olan hadîs metinleri herkesin kendi görüşlerini seslendirdiği malzeme konumuna indirgenecektir. Bu anlamda yapılan te’vilin dile uygun olması, önemli bir esas olarak dikkatimizi çekmektedir. Özellikle kelimenin pek çok anlama gelmesi, te’vîlde en uygun anlamı tercih etmeyi gerekli hale getirmektedir. Mesela, hadîs kitaplarında nakledildiğine göre, bir câriye azat edilmek için Allah Resûlü’nden yardım istemiş, bunun üzerine Allah Resûlü câriyeye أَيْنَ اللهُ “<i>Allah nerededir?”</i> diye sual buyurmuştu. Câriye semâyı işaret edince Allah Resûlü اِعْتِقْهَا فَإِنَّهَا مُؤْمِنَةٌ “<i>Onu azad edin, zira o mümin kadındır.” </i>buyurmuştur. (Müslim, Mesâcîd, 33; Ebû Dâvûd, Salât, 171) Allah Resûlü’nün cevabına câriyenin göz ucuyla semâyı işaret etmesi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in de bunu ikrar ederek, onun mümin olduğunu ifade etmesi, hadîsin anlaşılmasında teşabüh sebebi olmaktadır.<span class="Apple-converted-space">  </span>أَيْنَ اللهُ<span class="Apple-converted-space">  </span>“<i>Allah Nerededir</i>.?” terkibinde geçen “Eyne” edatı, arap dilinde bir kimsenin hangi mekanda olduğunu öğrenmek için kullanılan bir edattır. İbnü’l-Müneyyir’e göre bu kelime, bir kimsenin yüksek konumunu, mekânını ve değerini ifade etme içinde kullanılmaktadır. Nitekim Arapların sözlü kültürlerinde أَيْنَ فُلاَنٌ مِنْ فُلاَنٍ<span class="Apple-converted-space">  </span>“<i>Falan kimse nerede diğeri nerede!”</i> şeklinde kullanımlar dikkati çekmekte ve onlar bu şekildeki bir söylemle bir kimsenin nerede olduğuna dair bilgi edinmeyi değil; o kimsenin konumuna ve yüce mevkiine işaret etmeyi isterler. Kelimenin Arap dilindeki bu anlam zenginliğini dikkate alarak, hadîsin metninde geçen “Eyne” edatının, Hz. Peygamber’in o kadının gönlünde ve kalbinde Allah’ın konumunu ve kıymetini tespit etme adına bir bilgi edinmeden ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Onun bu sualine karşılık cariye’nin semayı işaret etmesine gelince, bu durumu, Allah’ın yüce konumunu ve makamını izhar etmesi kabilinden değerlendirmek te mümkündür. Zira Araplar, “<i>Fulanun fi’s-semâ</i>” gibi terkipleri kullanmak suretiyle bir kimsenin konumuna ve kıymetine işaret etmektedirler. (İbn Müneyyir, vr: 13a.) Buna göre “eyne” edatının değişik anlamları dikkate alınarak hadîs yorumlandığında Allah Teâlâ hakkında teşbih, tecsim, sınır/had, bir yere temekkün etme, keyfiyet gibi zat-ı ulûhiyete uygun düşmeyen birtakım yorumlardan kaçınmak mümkün olacaktır. (İbn Müneyyir, vr: 13a.)<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Konuyla ilgili dikkat çeken başka bir örnek ise, Hz. Peygamber’den nakledilen “<i>Allah Teâlâ, Âdem’i yaratmadan bin sene önce Taha ve Yasin sûrelerini okudu. Melekler bunu işitince ‘bu âyetlerin kendilerine indirileceği ümmete müjdeler olsun’ dediler.</i>” (Heysemi, <i>Mecmau’z-zevâid, </i>VII/151(11163).) hadîsinde karee/okumak fiili Allah’a izâfe edilmiştir. Arap dilinde “karae” fiili, “okumak” anlamının dışında “ortaya çıkarmak” “bildirmek” gibi farklı anlamlara da gelmektedir. Bu anlamda ifâde etmek gerekirse İbnü’l-Müneyyir, hadîsi, “<i>Allah Teâlâ, bu vakitte meleklerden dilediklerine, Yasin ve Taha sûresini, onların anlayabilecekleri bir ibâre halk ederek bildirdi, işittirdi ve duyurdu</i>.” şeklinde te’vîl etmiştir. (İbn Müneyyir, vr: 14b.) Yine o, hadîste zikredilen ve zaman ifade eden fiilini ise, hâdisenin Allah’a nispeti itibariyle değil de, kelâmına muhatap olan meleklere nispetiyle anlaşılması gerektiğine vurguda bulunmuştur. (İbn Müneyyir, vr: 14b.)<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<ol start="6">
<li>İbnü’l-Müneyyir, kaide başlığı altında, zahiren Allah’a nispeti câiz olmayan fiilleri te’vîl ederken, “<i>Allah bir fiil yarattı, ismini de böyle koydu.</i>” şeklinde bir ifâde kullanmanın daha tutarlı olduğunu ifâde etmiş, bu görüşün Ebû’l-Hasen el-Eş’arî tarafından da kabul edildiğini söylemiştir. Bu anlamda İbnü’l-Müneyyir, Allah’a izâfe edilen tecellî ve nuzûl gibi fiilleri te’vîl ederken, “<i>Allah bir fiilde bulundu, ismini tecelli ve nuzûl koydu</i>.” şeklindeki ifâdelere de yer vermiştir. (İbn Müneyyir, vr:8b,9a.)</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Hadîs ilminin en zor konularından olan müteşâbih hadîslerin yorumu hakkında oldukça faydalı bilgiler ihtiva eden İbnü’l-Müneyyir’in <i>Tefsîru Müşkilâti ehâdîs bi şekli zâhirihâ,</i> adlı eserini incelememiz neticesinde şu hususlar dikkatimizi çekmiştir.<i><span class="Apple-converted-space"> </span></i></p>
<ol>
<li><b>Müteşâbih hadîslerin yorumlanması konusunda dile vâkıf olmak ve dilin bütün söylemlerine aşina olmak gerekmektedir.</b> Zira Hz. Peygamber, arap dilini çok iyi kullanan birisi olarak, ümmetine o dilin değişik söylemlerini kullanmak sûretiyle meseleleri arz etmiştir. Ne var ki ilk zamanlarda Arap diline selikası olan kimseler fazla olduğundan, bu türlü nasların anlaşılması sonraki devirlere oranla daha kolay olmuştur. Ancak, sonraki dönemlerde Arap diline olan vukûfiyet azaldığı için, naslar etrafında yanlış manalar ortaya atılır olmuştur. Bu yüzden İbnü’l-Müneyyir, müteşâbih hadîsleri yorumlamak isteyen kimsede olması gereken en temel vasfın, <b><i>dile vukûfiyet </i></b>olduğunu vurgulamıştır.</li>
<li>Müteşâbih hadîsler genel itibariyle Allah ile kul arasında müşterek bazı manaları ihtiva ettiğinden, <b><i>te’vîl olgusunda, tenzih ve tevhid vurgusu asla göz ardı edilmemelidir</i></b>. Yani, hadîsin dildeki veriler yardımıyla çeşitli yönlerden yorumlanması ve bu yorumların makul görülebilmesi, İslâm’ın tevhid ve tenzih düşüncesine muvafık olmasına bağlıdır. Nitekim İbnü’l-Müneyyir’in, hadîslerde yer alan kelimelere verilen manalar içerisinde Allah’ın zâtına ve sıfatlarına uygun düşen anlamın kabul edilmesinin zaruretine vurguda bulunması dikkat çekicidir. Hatta onun “<i>Şâyet kelimeye verilen manalar arasında Allah’ın zâtına uygun bir mana ihtimali yoksa te’vîlden kaçınır, tevakkuf ederiz</i>.” şeklindeki ifâdeleri, konunun önemini ortaya koymaktadır. Bu hususu biraz daha açacak olursak, te’vîl olgusu, müteşâbih hadîslerı yanlış anlayan ve yorumlayan fırkalara bir önlem amacıyla ortaya atılmıştır. Şâyet te’vîlin sınırları iyice tayin edilmezse yeniden yanlış yorumların ortaya çıkması hızlanacaktır.</li>
<li>İbnü’l-Müneyyir, eserin mukaddimesinde, müteşâbih hadîslerin yorumlanması konusunda üç yaklaşımdan söz etmiştir. Muattıla, Müşebbihe ve Münezzihe. <b><i>Muaatıla</i></b>, hadîslerin manasını kabul etmeyenleri, <b><i>müşebbihe</i></b> ise hadîsleri zâhiri üzere anlayarak teşbih ve tecsime kayanları ifâde etmektedir. <b><i>Münezzihe</i></b> ise, müteşâbihler karşısında tefvîz ve tevakkuf mesleğini benimseyenler ile te’vîl yanlısı olan halef âlimlerini kapsamaktadır. Yani selef ve halef dinin özünü ve ruhunu koruma adına maruf olan metodlarını geliştirmişler, aynı gaye etrafında toplanmışlardır. Bu noktada ifâde etmek gerekirse, İbnü’l-Müneyyir’in, selef’in müteşâbih ifâdeler karşısında tefvîz ve tevakkuf mesleğini benimsemesini, <b><i>kalbi sapıklıktan korumak, dili yanlış ifâdeden muhafaza etmek ve ilimde derinliğe ermemiş kimselerin te’vîle yeltenmesini engellemek</i></b> gibi bazı sebeplere bağlaması üzerinde durulması gereken bir konudur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bununla birlikte İbnü’l-Müneyyir, sonraki devirlerde yanlış anlamaların önünü alabilmek için halef metodunun önemine de vurguda bulunmuştur. Hemen şunu da hatırlatalım ki İbnü’l-Müneyyir, hadîslerin anlaşılmasında halefin metoduna göre hareket etse de <b>selefe karşıda oldukça saygılı bir duruş</b> sergilemiştir. Hatta o bazı hadîslerin yorumuna dair bir tevcih bulamadığında selefin metodu olan tevakkuf ve tefvîzi benimsemiştir. Buradan hareketle vurgulamak gerekirse, müteşâbih hadîsler karşısında hiç gerek yokken selefin mesleğini benimsemek elzem olmakla birlikte, hadîslerin yanlış anlaşılması gibi bir durum söz konusu olduğunda te’vîle dayanmanın daha ihtiyatlı bir metod olduğu ortaya çıkmaktadır.</li>
<li>Son olarak şunu da ifâde etmeliyiz. Makalemizin girişinde de ifâde edildiği gibi, müteşâbih konusuyla alakalı tefsir ve kelam sahasında değişik eserler kaleme alınmasına rağmen, hadîs ilminde bu konu derli toplu ele alınmamıştır. Ne var ki, girişte isimlerini zikrettiğimiz, İbn Fûrek, Kasrî, İbn Bezize, İbnü’l-Müneyyir ve Kastallani gibi âlimlerin müteşâbih hadîslerin yorumuna dair kaleme aldıkları tespit edilmektedir. İbn Fûrek’in eseri hariç diğer eserlerin yazma olarak, bu alanla alakalı ileride yapılacak çalışmaları beklemektedir. Zikredilen bu eserler içerisinde İbnü’l-Müneyyir, konuyu daha derli toplu sunmuştur. Bizde bu sebeple onun mahtut olan eserinden hareketle müteşâbih hadîsler konusundaki yaklaşımına temas etmeye çalıştık. İmkân el verdiği ölçüde ileriki çalışmalar arasında, İbnü’l-Müneyyir’in bu eserini makale formatında tahkik edip, tercümesiyle birlikte ilim dünyasının hizmetine sunmayı hedeflemekteyiz.</li>
</ol>
<p>**</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>Aynî, Ebû Muhammed Bedreddîn Mahmûd b. Ahmed b.Mûsâ el-Hanefî, <i>Umdetü&#8217;l-kârî şerhi Sahîhi&#8217;l-Buhârî</i>, Beyrut: Dâru ihyâi’-türâsi’l-arabî.</p>
<p>Aydınlı, Abdullah, <i>Hadîs Istılahları Sözlüğü</i>, İFAV, 3. Basım, İstanbul, 2009.</p>
<p>Aliyyü’l-kârî, Nureddin b. Ali b. Muhammed, <i>Mirkâtu’l-mefâtîh şerhi mişkâti’l-misbâh,</i> Dâru’l-fikr, Beyrut, 2010/1432.</p>
<p>Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş&#8217;as b. İshak el-Ezdî es-Sicistânî, <i>es-Sünen</i>, haz. Heysem b. Nizar Temim, Beyrut: Dâru’l-Erkâm, 1999.</p>
<p>Heysemî, Nureddin Ali b. Ebî Bekr, <i>Mecmau’z-zevâid ve menbau’l-fevâid</i>, Beyrut, Dâru’l-fikr, 1412.</p>
<p>İbn Bezîze, <i>Minhâcu’l-avârîf ilâ rûhi’l-meârif fî şerh-i müşkili’l-hadîs</i>, Yazma, Dâru’l-kütübi’l-Mısrıyye, Hadîs Bölümü, nr:2557. vr:1-255.</p>
<p>İbn Fûrek, Ebû Bekir Muhammed el-Hasen el-İsbahânî, <i>Kitâbu müşkili’l-hadîs ev Te’vîlü’l-ahbâri’l-müteşâbihe</i>, thk. Daniel Gimaret, Dımaşk, 2003.</p>
<p>İbn Hacer, <i>Fethü&#8217;l-bârî bi-şerhi sahihi&#8217;l-Buhârî,</i> thk. Abdülaziz b. Abdullah b. Abdurrahman b. Baz, Muhammed Fuâd Abdülbâkî, MuhibbüddÎn el-Hatîb, Beyrut: Dârü’l-Ma’rife.</p>
<p>İbn Hanbel, Ahmed, eş-Şeybânî Ebû Abdi’llah, <i>el-Müsned, </i>nşr: Şuayb Arnavût ve Diğerleri, Müessesetü’r-risâle, 1999/1420.</p>
<p>İbnü’l-Müneyyir, Ahmed b. Muhammed b. Mansûr (ö.683/1284), <i>el-Mütevârî alâ Ebvâbi’l-Buhârî</i>, thk. Ali Hasen Ali Abdülhamid, Mektebetü’l-İslâmî, 1990; thk. Salahaddin Makbûl Ahmed, <i>el-Mütevârî alâ Terâcimi Ebvâbi’l-Buhârî</i>, Mektebetü’l-Muallâ, Kuveyt, 1987.</p>
<p>Kasrî, Ebû Muhammed Abdü’l-celil b. Mûsâ, <i>Tenbihü’l-efhâm fî şerhi müşkili Hadîsihi Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm,</i> Süleymaniye ktp., Mahmut Paşa nr:107. vr:1-51.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Kırbaşoğlu, M.Hayri, “Müteşâbihât Hakkındaki Yaklaşımların Değerlendirilmesi ve Yeni Bir Yaklaşım Önerisi&#8221;<i> (1. Kur&#8217;ân Sempozyumu, Tebliğler-Müzakereler),</i> s. 363-374, Ankara 1994.</p>
<p>Müslim, Ebü&#8217;l-Hüseyin el-Kuşeyri en-Nîsâbûrî Müslim b. el-Haccâc, <i>Sahihi Müslim</i>, İstanbul: el-Mektebetü&#8217;l-İslâmiyye.</p>
<p>Öz, Selahattin<i>, Kâdı Abdülcebbâr ve Kâdî Beydâvî’nin Müteşâbih Âyetlere Yaklaşımının Mukayesesi, </i>(Yayımlanmamış Doktora Tezi) M.Ü.S.B.F., İstanbul, 2011.</p>
<p>Şimşek, M. Sait<i>, Kur’ân’ın Anlaşılmasında İki Mesele</i>, Kitap Dünyası Yay., Konya, 2012.</p>
<p>Taberânî, Ebû’l-Kasım Süleyman b. Ahmed, <i>el-Mu’cemu’l-kebir</i>, Musul: Mektebetü’l-ulum ve’l-hikem, 1404/1983.</p>
<p>Tahâvî, Ebû Ca’fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme el-Ezdî, <i>Şerhu müşkili&#8217;l-âsâr,</i> thk. Şuayb el-Arnavût,<span class="Apple-converted-space">  </span>Beyrut: Müessesetü&#8217;r-Risâle.</p>
</div>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/mutesabih-hadislerin-yorumunda-temel-olculer/">Müteşâbih Hadîslerin Yorumunda Temel Ölçüler</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/mutesabih-hadislerin-yorumunda-temel-olculer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1740</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zahiren Birbirine Zıt Rivayetlerin Yorumu</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/zahiren-birbirine-zit-rivayetlerin-yorumu/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/zahiren-birbirine-zit-rivayetlerin-yorumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Osman Bodur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2025 13:40:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Bodur]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Cem]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Osman Bodur]]></category>
		<category><![CDATA[Nesh]]></category>
		<category><![CDATA[Telif]]></category>
		<category><![CDATA[Tercih]]></category>
		<category><![CDATA[Tevakkuf]]></category>
		<category><![CDATA[Zahir]]></category>
		<category><![CDATA[Zıt Rivayetler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1725</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hadis ilmi sistematik hale geldikten sonra değişik kısımlara ayrılmıştır. Zahiren birbirine zıt rivayetlerin yorumunu konu edinen Muhtelifu’l- hadis ilmi de bunlar arasında önemli yer tutar. Genel ifadesiyle bu ilmin tarifini,&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/zahiren-birbirine-zit-rivayetlerin-yorumu/">Zahiren Birbirine Zıt Rivayetlerin Yorumu</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">
<p>Hadis ilmi sistematik hale geldikten sonra değişik kısımlara ayrılmıştır. Zahiren birbirine zıt rivayetlerin yorumunu konu edinen <em>Muhtelifu’l- hadis</em> ilmi de bunlar arasında önemli yer tutar. Genel ifadesiyle bu ilmin tarifini, “Hadislerdeki anlaşılması zor olan, ya da birbirine çelişkili gibi görünen ifadeleri konu edinen bilim dalı.” şeklinde vermek mümkündür. İbn Kuteybe’nin erken dönemde yazmış olduğu <em>Te’vilü Muhtelifi’l-hadis</em>, Tahavi’in <em>Şerhu Müşkili’l-âsâr</em> ve İbn Fûrek’in <em>Müşkilül-hadis ve beyanuhu</em> adlı eserleri, hadisler arasındaki ihtilafları giderme noktasında ortaya konan gayretlerin en önemlileridir. Tabi ki sonraki dönemde ciddi oradan gelişen ve sistematik yorum faaliyetleri halini alan şerh edebiyatını da burada unutmamak gerekir.</p>
<p>Evet, zahiren hadisler birbirine zıt olur mu? Hadis külliyatını irdelediğimiz zaman, zahiren aykırı rivayetlerin olduğu görülmektedir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki Hz. Peygamber’in söylediği sözlerin, hangi <strong><em>zaman, mekân, konsept ve şahsa</em></strong> göre söylendiği iyi tespit edilmelidir. Nitekim Allah Resûlü’nün (sav) yerine göre birbirine zıt gözüken beyanları olduğu vakidir. Bu son derece insani bir durumdur. Bu bağlamda hadisler arasında zahiren zıtlık var gibi dursa da aslında bu durum, Allah Resûlü’nün <em>zamana, şahsa ve konuma</em> göre farklı uygulamalarıdır. Hadis ilminin önemli âlimlerinden İbn Huzeyme’nin “<em>Birbirine zıt iki hadis bilmiyorum. Kimin yanında böyle bir hadis var ise getirsin ben o hadislerin arasını bulayım</em>.” (İbnu’s-Slah, Ulumu’l-Hadis, s. 170) sözüyle maksadı da bu olsa gerektir.</p>
<p>Hadis âlimleri, Hz. Peygamber’in beyanları arasında zıtlık bulunan rivayetlerle alakalı şu yöntemleri tatbik etmişlerdir:</p>
<ol>
<li><strong>Cem ve Telif:</strong></li>
</ol>
<p>Bu yönteme göre ulema, hadislerden her ikisiyle de amel etme yöntemini benimsemiştir. Zira hadisler zahiren farklı olsalar da değişik saik ve faktörlerle amel edilme durumu vardır. Buna örnek olarak şu hadisleri verebiliriz:</p>
<ul>
<li>Allah Resûlü’nün ayaktan su içmeyi emreden rivayetleri olduğu gibi bunu yasaklayan sözleri de vardır. (Buhari, Hac, 67; Müslim, Eşribe, 116, 120) Fıtrata uygun olan suyu oturarak içmektir. Ama bazen sağlık sebepleri ya da daha başka faktörlerle diğer rivayetle amel edilebilir. Her iki hadisle de amel edebilme durumu vardır. Zıt diye inkâr edilemez.</li>
<li>Peygamber, Hz. Âişe radıyallahu anhâ demiştir ki: Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “<em>Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihat (Rabbimizin adını cihanın dört bir yanına duyurma, Allah ile kulları arasındaki engelleri ortadan kaldırma gayreti) ve niyet vardır. O halde (bu uğurda) bir nefer olmanız istendiğinde hiç tereddüt etmeden gerekeni yapın.”</em> (Buhari, Cihâd 1; Müslim, Hac 445.) Başka bir hadiste ise <em>“Tevbe devam ettiği sürece hicret kesilmez. Tevbede kıyamete kadar devam eder.”</em> (Ebu Davûd, Cihad, 2) buyurmuştur. Sahih olan bu iki hadisin manaları birbirine zıttır. Ancak hadislerin arası şöyle bulunabilir: İlk hadiste, asıl hicretten söz edilmiştir. O günün şartlarında asıl hicret buydu. Bu manada başka bir hicretten söz edilemez. İkinci hadisteki anlam ise hicretin şartları devam ettiği müddetçe yine kendi seviyesine göre bir hicretin söz konusu olacağını haber vermektedir.</li>
<li>Tuvalet ihtiyacı giderilirken, kıbleye dönülmesini nehyeden rivayetler olduğu gibi bunu tecviz eden sözlerde vardır. “<em>Tuvalate gittiğiniz zaman önünüzü kıbleye dönmeyin.”</em> hadisi nehye; İbn Ömer’in <em>“Allah Resûlü’nün Şam’ı önüne; kıbleyi arkasına alarak tuvalet ihtiyacını giderdiğini gördüm.”</em> rivayeti ise ikincisine işaret eder. (Buhari, Vudu, 11-12; Ebû Dâvûd, Taharet, 4, 5) Bazı âlimlere göre ilk hadis, açık mekanlarda kıbleye dönmenin uygun olmadığını haber vermektedir. Yoksa kapalı mekanlarda kıbleye dönmede bir beis yoktur. Alimler bu sonuca bu iki rivayetin arasını cem ve telif ederek ulaşmışlardır. Ne var ki bazı alimlerce ister kapalı mekânda ister açık mekânda olsun, kıbleye dönülerek tuvalet ihtiyacı gidermenin uygun olmadığı, nehyin umumi olduğu da söylenmiştir. (İbn Kuteybe, Tevilü Muhtelifil hadis, s. 90-91)</li>
<li>Tuvalet ihtiyacını oturarak giderme sünnetteki asıl emir olsa da bazı kaynaklarda Allah Resûlü’nün ayaktan bevl ettiği rivayet edilmiştir. (Buhari, Vudu, 60-62; Ebû Dâvud, Taharet, 12) Açıktır ki bu hadislerden ilki normal zamanda ihtiyacı gidermeye; ikincisi ise zaruret halindeki bir duruma hamledilir. Böyle olunca da rivayetler arasındaki tezat ortadan kalkar.</li>
</ul>
<ol start="2">
<li><strong>Nesh: </strong></li>
</ol>
<p>Hadisler arasında yer alan ihtilafı giderme yöntemlerinden bir diğeri de neshtir. Nesh, önceki hükmün daha sonraki bir beyanla ortadan kaldırılmasıdır. Buna dair kaynaklarda yer alan bazı uygulamalar şunlardır:</p>
<ul>
<li>Peygamber’in ilk dönemlerde kabir ziyaretlerini yasakladığı, fakat daha sonra buna cevaz verdiği ve <em>“Kabirleri ziyaret edin, zira o size ölümü hatırlatır.”</em> dediği nakledilmiştir. (Müslim, Cenaiz, 107: Ebû Dâvûd, Cenaiz, 77; Tirmizi, Cenaiz, 60)</li>
<li>Allah Resûlü kıtlık ve ihtiyaçtan ötürü kurban etlerinin saklanmasını yasaklamış, fakat daha sonra şu beyanıyla bu yasağı kaldırmıştır: “<em>Kurban etlerini üç günden fazla tutmaktan sizi menetmiştim. Artık onları bir müddete kadar saklamanızda bir beis yoktur.</em>” (Müslim, Cenaziz, 106)</li>
<li>İlk başta Kur’an’la karışır endişesinden dolayı hadislerin yazılmasına sıcak bakmayan Hz. Peygamber, daha sonra buna cevaz vermiştir. Biz bu malzemeye sonradan sahip olan bireyler olarak, bu iki uygulama arasında zıtlıktan söz edemeyiz. Söz gelimi yasağa dair aynı gerekçe bugün var ise ona hem hadis okumak ve hatta ezberlemek yine yasak olabilir. Mesela, hadis ezberleyen fakat bu hadisleri Kur’an sanıp farkında olmadan bunları namazda okuyan kimseye, Allah Resûlü’nün ilk yasak emri geçerlidir. Böyle bir endişesi olmayan kimsenin hadis okumasında, ezberlemesinde ve yazmasında bir beis yoktur.</li>
</ul>
<p>Ulemanın mezkûr örnekleri nesh kapsamında kritik etmesine mukabil, şunu da dile getirmek istiyoruz. Aslında bu hadislere nesh demek yerine, <strong><em>tedriciliğin bir sonucu</em></strong> demekte mümkündür. Kabir ziyaretini yasaklayan illet ve gerekçe bugün de var ise o hadisle yine amel edilir. Nesh edilmiş olması onunla amel edilmesine mâni değildir. Allah Resûlü, bir önceki beyanından farklı bir hükmü ümmetine söylerken aslında gerekçeli bir izah getirmektedir. O halde şirke düşme ihtimali olan kimseye kabir ziyareti haram, değilde haram değildir; kıtlık ve yokluk dönemi var ise kurban etlerini stoklamak yine haramdır, böyle bir endişe yok ise haram değildir; hadisleri Kur’an’la karıştırma ihtimali var ise böyle bir kimseye hadisle fazla meşgul olmak haramdır; değilse haram değildir. <strong><em>Kanatimizce hadislere böyle yaklaşmak evrensellik açısından önemlidir.</em></strong> Zira hayat devam etmekte ve insanın problemleri de her geçen gün artmaktadır.</p>
<ol start="3">
<li><strong>Tercih ve Tevakkuf: </strong></li>
</ol>
<p>İki hadisin arasını uzlaştırmak mümkün değil ise bu takdir de tercih ettirici sebeplerden ötürü rivayetlerden birisi tercih edilir. Şayet bu imkân yok ise tevakkuf edilir, yani rivayetler arasındaki ihtilafı giderecek delilin olmaması halinde, o delil zuhur edene dek hadislerin her birisi hakkında hüküm vermemektir. (İhtilafı giderme konusunda kaleme alınan en değerli çalışmalar arasında İsmail Lütfü Çakan hocanın Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları, (İstanbul, 2010, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları) adlı kitabı sayılabilir.)</p>
<p>Evet, yukarıda anlatılan hususlardan hareketle konuyla ilgili bazı hususları şu şekilde maddelemek istiyoruz:</p>
<ul>
<li>Hadisler arasında zahiren bir zıtlığın olması, Hz. Peygamber’in beşeriyetine ve beşerle muhatap olmasından ötürü doğal karşılanmalıdır. Bu sebeple zahiren zıtlık olan hadislerin söylendiği z<strong><em>aman, mekân ve şahıs esas alınarak çok yönlü bir okuma yapılması, zahiren zıtlığın hakiki olmayıp izafi olduğunu ortaya koymak</em></strong></li>
<li>Aynı konuda birbirine zıt gözüken rivayetleri, illa ki sahih veya zayıf şeklinde nitelemek yerine, dinde bir kolaylık unsuru olarak görmek gerekebilir. Dinimizde, halis ipek veya malzemesinin çoğu ipekten olan giyecek, süs ve eşyasını erkeğin kullanması haram iken bunlar kadına helâldir. Yine İslâm, sağlık durumundan dolayı, bir ihtiyaca dayandığı takdirde ipekli giymeye müsaade etmiştir. Sahih-i Buhârî`de rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Muhammed (s.a.s) Abdurrahman b. Avf ve Zübeyr b. el-Avvam`ın cilt hastalıkları sebebiyle ipekli giymelerine izin vermiştir (Buhârî, Cihâd, 91; Libâs, 29) Mezkûr rivayetleri de aynı kapsamda görmek isabetli olacaktır.</li>
<li>Nesh, İslâmi ilimlerde çok tartışılan bir konudur. Hadisin nesh olması demek, onunla asla amel edilemez manasına gelmez. Neshten önceki hükmün illeti var ise o şahsa nesh olmamış hükmü vermek gerekir. Kabir ziyaretleri ilk dönem yasaklanmıştır. İlleti, cahiliyedeki şirk inanışına dönme ihtimalidir. Bu ihtimal zail olunca yasak ortadan kalkmıştır. Ancak günümüzde kabir ziyaretlerini maksadın dışına çıkartan kimseyi ikaz için nesh edilmiş hadis devreye girer. Önemli olan hadisin maksadına aykırı davranmamaktır.</li>
</ul>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Zahiren birbirine zıt görünen hadisler meselesi, hadis ilmi içerisinde erken dönemlerden itibaren üzerinde titizlikle durulan ve özel bir disiplin halini alan bir konudur. Muhtelifu’l-hadis çalışmaları göstermektedir ki, Hz. Peygamber’in farklı zaman, mekân ve şahıs bağlamlarında söylediği sözler, yüzeysel bir bakışla çelişkili gibi görünse de derinlemesine bir inceleme yapıldığında aslında birbirini tamamlayan beyanlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple zahiri çelişki, çoğu zaman beşerî şartların ve muhatap farklılıklarının tabiî bir yansımasıdır. Hadis âlimlerinin geliştirdiği cem ve telif, nesh, tercih ve tevakkuf gibi yöntemler, bu rivayetlerin doğru anlaşılmasına ve dinin evrensel boyutunun ortaya çıkarılmasına katkı sağlamıştır.</p>
<p>Öte yandan, bu yöntemler sadece geçmişteki ihtilafları çözmek için değil, aynı zamanda günümüzde hadislerin hikmet boyutunu kavrayabilmek adına da önem arz etmektedir. Zira hadislere bütüncül bir yaklaşım, onların tarihsel bağlamını göz ardı etmeden güncel sorunlara ışık tutmasını mümkün kılar. Bu bağlamda, zahiren zıt görünen hadisleri mutlak çelişkiler olarak değerlendirmek yerine, İslâm’ın farklı şart ve durumlara kolaylık sağlayan esnek yapısının bir göstergesi olarak görmek daha sağlıklı olacaktır. Böylece hadisler, evrensel mesajlarını koruyarak her dönemin insanına hitap eden dinamik bir rehberlik fonksiyonu icra etmeye devam edecektir.</p>
</div>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/zahiren-birbirine-zit-rivayetlerin-yorumu/">Zahiren Birbirine Zıt Rivayetlerin Yorumu</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/zahiren-birbirine-zit-rivayetlerin-yorumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1725</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Takva’dan Ne Anlamalıyız?</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/takvadan-ne-anlamaliyiz/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/takvadan-ne-anlamaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Osman Bodur]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Jun 2025 22:48:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Bodur]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1220</guid>

					<description><![CDATA[<p>Takva kelimesi ilk bilinen anlamıyla Allah’a karşı saygılı olmak, haşyet duymak demektir. Kök itibariyle vikaye’den gelir. Şeriatta takva ise Allah’ın emirlerine uymak, yasaklardan sakınmak ve bu sayede Allah’ın azabından korunma&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/takvadan-ne-anlamaliyiz/">Takva’dan Ne Anlamalıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">
<p style="font-weight: 400;">Takva kelimesi ilk bilinen anlamıyla Allah’a karşı saygılı olmak, haşyet duymak demektir. Kök itibariyle vikaye’den gelir. Şeriatta takva ise Allah’ın emirlerine uymak, yasaklardan sakınmak ve bu sayede Allah’ın azabından korunma şeklinde tanımlanmıştır. Kur’an’da takva ile alakalı dikkat çeken öncelikli ayetler şunlardır: إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ &#8220;Sizin Allah indinde en asil, en şerefliniz takvâda en derin olanınızdır.&#8221; (Hucurât sûresi, 49/13) اِتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقَاتِهِ &#8220;Allah&#8217;a karşı olabildiğince takvâ dairesinde olun!&#8221; ( Âl-i İmran sûresi, 3/102)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunların dışında Kur’an’ın muttakiler için bir hidayet rehberi olduğu hatırlatılmış, daha pek çok ayette de “<em>umulur ki muttakilerden olursunuz</em>” denilerek Müslümanlardan beklenti ortaya konmuştur. Mutlak olan takva mefhumunu ise Hz. Peygamber şu şekilde ortaya koymuştur:</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;">
<div class="penci-pullqoute align-none">
<blockquote>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;">لاَ يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لاَ بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;">&#8220;<em>Kul gerçek takvâya ulaşamaz, sakıncalı şeylere girme endişesiyle bir kısım sakıncası olmayan şeyleri de terk etmedikçe!</em>&#8221; (Tirmizî, sıfatü&#8217;l-kıyâme 19; İbn Mâce, zühd 24)</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"></blockquote>
</div>
<p style="font-weight: 400;">Başka bir hadiste ise Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;">
<div class="penci-pullqoute align-none">
<blockquote>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;">اَلْحَلاَلُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا أُمُورٌ مُشْتَبِهَاتٌ لاَ يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;">“<em>Helal belli, haram bellidir. O ikisi arasında insanların çoğunun bilmediği şüpheli şeyler vardır.</em>” (Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330)</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"></blockquote>
</div>
<p style="font-weight: 400;">Takva konusunda pek çok hadis olmakla birlikte, bu iki hadisin takvanın çerçevesini net çizdiğini ifade etmeliyiz. İslam, fıtri bir dindir. Fıtrata müdahale etmek ve onu zorlamak İslâm’ın mesajıyla bağdaşmaz. Hakkında hüküm bina edilmeyen hususlarda, İslâm’ın koyduğu genel çerçeve esas kabul edilip, ona uyanlar alınır, uymayanlar ise bırakılır. Bu takvanın ilk adımıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki takvayı Allah korkusu olarak algılasak da pratik hayatta bunu ne denli hissettiğimiz sorunludur. Takva sadece camiye has bir kavram olmadığı gibi, yalnızca yeme içme ile alakalı da değildir. Hayatın bütününü içine alan ve Müslümana kendi olabilmesi ve kalabilmesinin yollarını açan bir kavramdır. Hakiki Müslüman, özel günlerde süslenmesine ve kıyafetlerine çeki düzen verdiği gibi aynı önemi iç dünyasına da vermelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Buraya kadar yazdıklarımız genelde bilinen hususlardır. Şimdi ise takvanın çok az dillendirilen bir yönünden söz etmek istiyorum. Kâinatta muhteşem bir nizam ve uyum vardır. İnsan dışında bu düzene başkaldıran başka bir varlık neredeyse yok gibidir. Bu sebeple, insanın etrafındaki uyuma ayak uydurması, Allah’ın kâinata koyduğu kurallara uygun davranması takvanın bir gereğidir. Mesela güneş her gün doğmakta, gece ve gündüz kendisine verilen vazifeyi deruhte etmektedir. İnsan dışında varlığın ekserisi vazifesini müdriktir. İşte insanın vazifesini müdrik olup, kendisinden beklenilenleri ortaya koyması, uzuvlarını yaratılış istikametinde kullanabilmesi takvanın insanda yerleşmiş bir haslet olduğunun en önemli kanıtı olsa gerektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sebepler, Allah’ın bu dünyaya koyduğu bir düzen neticesidir. İnsan aklı, harikulade olayları kolay akledemez. Bu sebeple Allah; beşerî, sebeplerle yönlendirmiş ve ona yol yöntem göstermiştir. Dünyada yücelmenin, İslâm’ın ve Hz. Muhammed’in mesajını muhtaç kimselere ulaştırmanın en önemli yolu, kanaatimizce kâinattaki kanunlara uygun bir hayat ortaya koymaktan geçmektedir. Nitekim insan, kâinata halife tayin edilmiştir. Hem kendi dünyası için hem de ekser insanlık için Müslümanın vazifeleri vardır. Bu vazifeler ancak hem bireysel anlamda muttaki olmaya hem de sebepler planında hareket ve hamle kabiliyeti geliştirmeye bağlıdır. Yani takvanın bir kalbe bakan yönü ki buna iman demek mümkündür. Hem de eyleme bakan yönü vardır. Eylem kısmı ihmal edilerek sadece kalbi yönüyle canlı tutulan bir takva, kişiyi iyi bir yaşantısı olan Müslüman yapsa da topluma yön veren, toplumu eğiten ve geliştiren bir birey kılmayacaktır. Bu ise eksiktir. Zira ıslah önce kişinin kendisinde başlamalı, başkalarının hayatına etki etmek, yani yeryüzüne halife tayin edilme sırrını idrak etmekle taçlanmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ezcümle, takva mefhumu genel olarak Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak manasına gelse de pratik hayata bakan yönüyle kişinin ilk olarak kalbini olumsuz duygu ve düşüncelerden tahliye edip, Allah sevgisiyle süslemesi, ikinci olarak ise hilafet sırrını ve emanetini müdrik bir şekilde kendisi dışındaki bütün insanlığı Allah ile buluşturmak için amansız bir gayret içerisinde olmasıdır. Yani takva imanî/kalbî ve eylemsel olmak üzere iki kısımda algılanmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Allah cümlemizi, Allah’ın emirlerine uyan, yasaklarından sakınan ve hilafet sırrını müdrik olarak, dünyaya gönderilme hedefini unutmayan kulları zümresine dâhil eylesin.</p>
</div>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/takvadan-ne-anlamaliyiz/">Takva’dan Ne Anlamalıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/takvadan-ne-anlamaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1220</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
