<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Risale-i Nur arşivleri - İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</title>
	<atom:link href="https://inkisafplatformu.com/tag/risale-i-nur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://inkisafplatformu.com/tag/risale-i-nur/</link>
	<description>İnkişaf D&#252;ş&#252;nce Platformu</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Dec 2025 17:10:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://inkisafplatformu.com/wp-content/uploads/2025/06/cropped-d2-150x150.png</url>
	<title>Risale-i Nur arşivleri - İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</title>
	<link>https://inkisafplatformu.com/tag/risale-i-nur/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">245782574</site>	<item>
		<title>Risale-i Nur&#8217;dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Dec 2025 17:10:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hakiki Ziyaeddin]]></category>
		<category><![CDATA[Hayali Ziyaeddin]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1744</guid>

					<description><![CDATA[<p>Risale-i Nurlarda hem hayata, hem her türden insani ilişkilere, hem de cemaat şeklindeki oluşumlara dair çok önemli ve kıymetli dersler ihtiva eden, bazen bir cümle çapında, bazen de bir pasaj&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/">Risale-i Nur&#8217;dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nurlarda hem hayata, hem her türden insani ilişkilere, hem de cemaat şeklindeki oluşumlara dair çok önemli ve kıymetli dersler ihtiva eden, bazen bir cümle çapında, bazen de bir pasaj ölçüsünde bölümler mevcuttur. Risale-i Nurlar, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın farklı esmasının tecellilerine meclâ olmuş yaşanmış bir hayattan süzülüp meydana gelen nadir eserler olmaları hasebiyle esasen böylesi bölümler daha bir ehemmiyet kazanmaktadır. Zira bütünüyle yaşanmış bir hayattan aktarılan tecrübeler, yaşanmamış bir hayattan aktarılan tecrübelere göre dinlenmeye ve dikkate alınmaya daha layıktırlar. Bediüzzaman gençlik döneminde toplum içerisinde şöhretli bir konum elde etmiş, sonraki döneminde ise sürgün, hapis, tecrit gibi kendi ifadesiyle zahirde birçok musibete maruz kalmıştır. Yeri gelmiş idamla yargılanmış, yeri gelmiş defalarca zehirlenmiştir. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın farklı esmasına meclâ olmuş, derken kastım tam da budur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Böylesi hayatlardan dinlenilen dersler elmas kıymetindedir. Kur&#8217;an&#8217;ı gerçek manasıyla anlayabilecek, onun anlam dünyasının derinliklerine inebilecek kimseler de ancak böylesi kişiler olabilirler. Zira Kur&#8217;an yaşanmış bir hayata paralel olarak nazil olmuştur. Bu bakımdan ona, özellikle de ondaki kıssalara hakiki manada nüfuz edebilecek kişiler de nüzul döneminde muhatapları tarafından yaşanan hayata benzer bir hayat yaşayanlar olabileceklerdir. Bu hususu Kur&#8217;an kıssalarına dair yazmayı düşündüğüm ayrı bir yazı serisinde ele alacağım inşallah.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Geri dönecek olursak işte Risale-i Nurlardaki böylesi bölümlerin yer yer hatırlanmasına ve nispeten açılıp şerh edilmesine ihtiyaç vardır. Zira hayat, özellikle de irşat-tebliğ vazifesiyle iştigal eden kimselerin hayatı tekdüze bir şekilde gitmeyecektir. Yolda birtakım zorluklarla, musibetlerle ve imtihanlarla sınanmak her zaman mukadderdir. İşte bu tür mukadder sınanma mevsimlerinde insan daha evvel bu yoldan geçmiş ve bir deniz feneri misali her açıdan rehberlik vazifesi görmüş kimselerin tecrübelerine ihtiyaç duyacaktır. O tecrübelerden birisi de Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin başlığıyla kendisine telmihte bulunduğum ve Üstadın Kastamonu Lahikasında ihtiyaca binaen talebelerine aktardığı son derece önemli ve kıymetli anekdottur. İlgili anekdot şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;">(Ehemmiyetlidir)</p>
<div class="penci-pullqoute align-none">
<blockquote><p>&#8220;Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını ta&#8217;dil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir. Bundan kırk-elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (Rahmetullahi Aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum. O merhum kardeşim, evliya-i azîmeden olan Hazret-i Ziyaeddin&#8217;in (kuddise sırruhu) has müridi idi. Ehl-i tarîkatça mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: &#8220;Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u a&#8217;zam gibi her şeye ıttılaı var.&#8221; Beni, onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti. Ben de o kardeşime dedim ki: &#8220;Sen mübalağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u a&#8217;zam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin&#8217;i seversin; yani o ünvan ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa ve hakikati görünse, senin muhabbetin ya zail olur veyahut dörtte birisine iner. Fakat ben o zât-ı mübareği senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü sünnet-i seniyye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bilakis daha ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin&#8217;i, sen de hayalî bir Ziyaeddin&#8217;i seversin.&#8221; Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti. Ey Risale-i Nur&#8217;un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez. Fakat sizin gibi hakikatbîn zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurat ile âlûde mahiyetim, benden kaçmağa bir vesile olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız&#8230;Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.&#8221;</p></blockquote>
</div>
<p>Evvela Molla Abdullah ile Şeyh Ziyaeddin hakkında kısa malumat vermek icap eder. Molla Abdullah malum olduğu üzere Üstadın ağabeyidir. Üstadın Risalelerde kendisinden sitayişle bahsettiği ve genç yaşta vefat eden Abdurrahman&#8217;ın da babasıdır. Molla Abdullah bu pasajda da geçtiği üzere insaflı ve hakperest bir insandır. Nitekim Tarihçe&#8217;de de geçtiği üzere Üstadın ilminin büyüklüğü karşısında kendisi hoca olduğu ve Üstat da kendisinden küçük olduğu halde ondan ders almaya başlamıştır. Molla Abdullah 1914 yılında vefat etmiş olup kabri Nurs köyünde anne ve babasının kabriyle yan yanadır. Şeyh Ziyaeddin ise &#8220;Seyda&#8221; namıyla meşhur ve doğuda Norşin merkezli olarak medrese ilim ve irfan hayatını yeniden canlandıran Abdurrahman-ı Tâğî&#8217;nin oğludur. Üstat Risalelerde Seyda&#8217;dan da bir kaç yerde bahsetmektedir. Misal olarak Emirdağ Lahikasında &#8220;Hem o nahiyemiz olan Hizan Kazası&#8217;na tâbi Isparta&#8217;da, birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman&#8230;&#8221; demiştir. İşte Şeyh Ziyaeddin babasından sonra bu vazifeyi devam ettirmiş, Üstadın ağabeyi Molla Abdullah&#8217;a hocalık etmiş, Molla Abdullah da kendisinden icazet almıştır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu kısa malumattan sonra bahse geri dönecek olursak; Üstat ile ağabeyi arasında geçen bu kısa diyalogu Üstat çok önemsemiş ve bu diyalog çok önemli bir dersi ihtiva etmiş olmalıdır ki Üstat on yıllar sonra bile unutmamış ve başına da &#8220;ehemmiyetlidir&#8221; kaydı düşerek Risale-i Nur talebelerine anlatma gereği duymuştur. Zira bu pasajda sevgi ve muhabbet sahih bir zemine oturtulmaktadır. Normalde Üstadın da dediği gibi muhabbetin şe&#8217;ni ifrattır. Seven sevdiğine büyük makamlar vermek ister. Esasen cemaat ve tarikat gibi yapılanmalar şeyhe, hocaya, mürşide böylesi büyük makamlar verme ya da onlarda büyük makamlar tevehhüm ve tahayyül etme ve bu verme, tevehhüm ve tahayyül üzerine de muhabbeti bina etme üzerine kuruludur ya da buna çok müsait yapılanmalardır. İşte Üstat bu noktada devreye girip hocaya, şeyhe, mürşide vs. duyulan muhabbetin üzerine oturacağı sahih zeminin ne olduğunu bize anlatmaktadır. O sahih zemin de muhabbeti bu zatların dine yaptıkları hizmet üzerine bina etmektir. Böyle bir zemin üzerine oturtulan muhabbet hem daha halis olacaktır. Zira muhatabında makam tevehhümü gibi herhangi bir şey ve karşılık üzerine bina edilmemektedir. Hem daha sağlam olacaktır. Zira makam hususunda aksi yönde gerçekleşecek vehimler karşısında sarsılmamaktadır. Hem daha doğru olacaktır. Zira sevilen kişiye haddinden fazla makam vermek en başta ona karşı bir yanlış olmaktadır.</p>
<p>Yıllar evvel &#8220;Bediüzzaman&#8217;ın Urfa Günleri&#8221; adlı bir kitapta Üstadı görmüş ve ona çok büyük muhabbeti olan birisinin anlattığı bir anekdota denk gelmiştim. Malum olduğu üzere Üstat talebeleriyle olan bazı hatıratlarında mezarının bilinmeyeceğinden, Emirdağ Lahikasında da bilinmemesi gerektiğinden bahseder. Lakin Üstat 23 Mart 1960&#8217;da Urfa&#8217;da vefat edince talebeleri naaşını Halilürrahman Camisinin avlusuna defnederler. Böylece Üstadın mezarı herkes tarafından bilinmiş olur. İşte anekdotun sahibi bu vakıayı anlatır ve mezarının bilinmesi karşısında Üstada olan muhabbetinin büyük oranda zail olduğunu söyler. Zira Üstat mezarının bilinmeyeceğini söylemiş ama şimdi mezarı herkes tarafından bilinmiştir! İki ay sonra 27 Mayıs 1960 darbesi olur. Askerler Üstadın naaşını alıp bilinmeyen bir yere götürür ve defnederler. Üstadın mezarı artık bilinmemektedir! Anekdot sahibi bu hadise üzerine Üstada olan muhabbetinin zail oluşuyla alakalı daha evvel söylediği şeylerden pişman olur. Bu anekdot okuduğum ilk günden beri genel hatlarıyla aklımdadır. Ve okuduğum ilk günden beri onu hep bu yazıda alıntıladığım pasajda anlatılan hususla beraber düşünürüm. Burada muhabbet çürük esaslar üzerine bina edilmiştir. Ve aksi yöndeki küçük bir emare karşısında hemen yok oluvermiştir. Zira çürük ve yıkılacak esaslar üzerine bina edilen bir muhabbet, aksi yöndeki en küçük bir şüphe karşısında yok olacaktır. Şu halde her şeyde olduğu gibi muhabbet hususunda da ifrattan ve tefritten kaçınmalıdır. Sevilene haddinden fazla makam verip öyle muhabbet etmektense, dine hizmet yolundaki çabasından hareketle kendisine muhabbeti bağlamak her zaman daha eslemdir. Zira makamdan hareketle ifrat şeklinde bağlanan bir muhabbet, tersi istikamette ifrat şeklinde bir adaveti de potansiyel olarak bünyesinde barındırmaktadır. Hasılı Risaleden burada alıntıladığım kısa diyalogun genel olarak bize ifade ettiği o mühim ders şudur ki; makama bağlanan ya da başka bir ifadeyle muhatapta bir makam tahayyülü ve tevehhümüyle muhataba yöneltilen sevgi ve muhabbet, aksi yönde gelişecek en küçük bir vehim karşısında zail olmaya mahkumdur. Öyleyse muhabbet en çetin imtihanlar karşısında bile sarsılmayacak sahih bir zemine oturtulmalıdır. O da muhatabı makamı-mevkisi ne olursa olsun, dine yaptığı hizmetlere binaen sevmektir.</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/">Risale-i Nur&#8217;dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1744</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur’dan Dersler (1): Musibet-i Diniyye</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jun 2025 21:29:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet-i Diniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1591</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilindiği gibi Risale-i Nur Külliyatı Bediüzzaman Said Nursî Hz.lerinin eserlerine verilen bir isimdir. Takriben 1926 senesinde yazılmaya -Eski Said döneminde yazılanlar bahsimizin haricindedir- başlanmış olan bu eserlerin yazım süreci 1950’li&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/">Risale-i Nur’dan Dersler (1): Musibet-i Diniyye</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">
<p style="font-weight: 400;">Bilindiği gibi Risale-i Nur Külliyatı Bediüzzaman Said Nursî Hz.lerinin eserlerine verilen bir isimdir. Takriben 1926 senesinde yazılmaya -Eski Said döneminde yazılanlar bahsimizin haricindedir- başlanmış olan bu eserlerin yazım süreci 1950’li yıllara kadar devam etmiştir. Genel olarak iman hakikatlerini işleyen bu eserlerin amacı imanı taklit düzeyinden tahkik seviyesine yükseltmektir. Risale-i Nurlar ulûm-u islamiyye alanında yazılmış eserler olmakla beraber bu eserleri tefsir, hadis, kelam, fıkıh, usûl vs. gibi ulûm-u islamiyyenin herhangi bir alanıyla sınırlamak doğru değildir. Gerçi Üstat Nurların birçok yerinde bu eserleri “Kur’an Tefsiri” şeklinde isimlendirmektedir. Fakat eserlerin “tefsir” olarak adlandırılması, Nurların kelimenin terminolojik manasıyla bir tefsir kitabı oldukları manasına gelmeyip Üstat da bunu kastetmemektedir. Aksine Nurlar için “Kur’an Tefsiri” denirken bu ifadeyle onların kelimenin dilsel manasıyla bir tefsir oldukları kastedilmektedir. Nitekim kelam, fıkıh vs. gibi ilimler de kelimenin dilsel anlamıyla birer Kur’an tefsiridirler. Zira mesela kelam itikatla, Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarıyla ilgili ayetlere yönelik bir tefsir, fıkıh da ahkam ayetlerine yönelik bir tefsirdir. Aynı şey diğer ilimler için de söz konusu edilebilir. Risale-i Nurlara -daha çok imanî mevzuları içermesi ve iman etrafında tahşidat yapması cihetiyle kelam ilmine daha yakın olması mahfuz- bütün çeşitleri ve izmleriyle modernitenin ve Rönesansla başlayıp Aydınlanma çağı ve sonrasında zirveye çıkan dine ve ulûhiyet inancına aykırı felsefenin batı dünyası başta olmak üzere doğu toplumlarını da kasıp kavurduğu vegenel anlamda Dinin, özel anlamıyla da -Üstadın ifadesiyle- Kur’an’ın etrafındaki surların yıkıldığı 20. Asır ve sonrasında bir Müslümanın başta dine, dünyaya, hayata, Kur’an’a, Sünnet’e, selef-i salihine, geleneğe ve sonrasında da bilumum ulûm-u islamiyyeye karşı bakışını sahih bir şekilde belirleyen ve sahih bir konuma oturtan bir İslamî disiplinler mecmuası nazarıyla bakılabilir. Bu husus, üzerinde durulabilecek önemli bir husus olmakla beraber biz şimdilik bu kadarla iktifa ederek ve nasıl bir yol takip edeceğimizi de kısaca anlatarak asıl mevzumuza intikal edeceğiz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sütunlarda Risale-i Nur Külliyatından herhangi bir eserin başından başlayarak onu şerh etmek yerine bazen genel anlamda Risale-i Nur ve Üstada yönelik fikirler, bazen Lahikalardaki bir mektup, bazen herhangi bir eserden bir paragraf ya da bir cümle alıp onun etrafında bazı düşünceler serdetme niyetindeyiz. Tabi söyleyeceğimiz şeyler de şüphesiz kendi idrakimiz ölçüsünde olacaktır. Üstadın da dediği gibi “Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği miktar ona yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” Şimdi üzerinde durmayı düşündüğümüz mevzuya geçebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Musibet-i Diniyye</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">
<div class="penci-pullqoute align-none">
<blockquote><p>“Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyyeden her vakit dergâh-i ilahiyyeye iltica edip feryat etmek gerektir.”</p></blockquote>
</div>
<p style="font-weight: 400;">Bu cümle Lem’alarda (2. Lem’a), Hz. Eyyub’un (as.) kıssasının anlatıldığı yerde geçmektedir. Üstat konuya Hz. Eyyub’un başına gelen musibetlere ve bu musibetler karşısında Hz. Eyyub’un gösterdiği tavra ve yaptığı  <strong>رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ</strong>  “Ya Rabbi! Bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiyâ Suresi, 83. Ayet) şeklindeki duaya değinerek başlar. Daha sonra Hz. Eyyub’un başına gelen zahirî musibetlerle, günahlar neticesinde bizim başımıza gelen batınî musibetler arasında bir mukayese yaparak, iç dışa dış içe bir çevrilsek ondan çok daha yaralı olduğumuzu göreceğimizi, dolayısıyla yapılan o duaya asıl bizim ihtiyacımızın olduğunu belirtir. Daha sonra da devamla başa gelen musibetler karşısında şikâyete hakkımızın olmadığını, insan eğer sabır kuvvetini dağıtmazsa o kuvvetin her türlü musibete kâfi geldiğini, musibetlerin aynı zamanda günahlara kefaret olup onları sildiğini, sonra dini olmayan musibetlerin hakikat nokta-i nazarında musibet olmadıklarını, aksine bir kısmının Rahmanî bir ihtar olup nasıl ki bir çobanın başkasının tarlasına giren koyunlarına taş atıp, onların da atılan o taşın kendilerini zararlı işten kurtarmak için bir ihtar olduğunu anlayıp memnunane dönmeleri gibi insanın başına gelen musibetlerin hikmetlerinden bir tanesinin de bu olduğunu ifade eder. Ve asıl musibetin ise dine gelen musibet (musibet-i diniyye) olduğunu, musibet-i diniyyeden de her vakit dergâh-ı ilahiyyeye iltica edilmesi gerektiğini salıklar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şimdi burada durup şöyle bir soru soralım ve devam edelim: Dine gelen musibet (musibet-i diniyye) ne demektir? Üstadın bu ifadeden kastı nedir?</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstadın ilgili yerdeki izah ve açıklamalarına bakmaksızın mücerret olarak bu ifade üzerinde düşünüldüğünde bu ifadeyle “dinin bizatihi kendisine gelen musibet”in kastedildiği zannedilebilir. Nitekim bu ifadeyi bugün bu manada anlayan kişi sayısı da az değildir. Lakin Üstadın ilgili yerdeki açıklamalarına ve bu mesele etrafında yazılıp çizilenlere, yapılan izahlara bakıldığında genelde dine gelen musibetle <em>kişinin şahsî dinî yaşantısıyla ilgili musibet</em>in kastedildiği görülür. Yani musibet-i diniyye kişinin imanî meselelerle alakalı zihnine gelen herhangi bir şüphe, heva ve hevesine tabi olup Allah’ı unutması, haram-helal hassasiyeti taşımaması, mükellef kılındığı ibadetleri yapmaması gibi daha çok kişinin şahsî dinî yaşantısı etrafında örgülenen hususlarla izah edilmektedir. Nurlarda, 2. Lem’a’nın bizatihi kendisinde de bu yorumu destekleyecek cümleler bulmak mümkündür. Nitekim 2. Lem’a’nın başında Üstad bizim halimizin Hz. Eyyûb’un başına gelen zahirî musibetlerden çok daha kötü olduğunu, işlediğimiz her bir günahın kalp ve ruhumuzda yaralar açtığını, iç dünyamız itibariyle Hz. Eyyûb’un zahirî vaziyetinden çok daha kötü bir vaziyette bulunduğumuzu, her bir günahın küfre yol açtığını ve o duaya asıl bizim ihtiyacımızın olduğunu vurgularken esasen kişinin asıl önemsemesi gereken şeyin başına gelen dünyevî musibetler değil, musibet-i diniyye, yani dinî yaşantısına gelen musibetler olması gerektiğini ifade eder. Yine 2. Lem’a’nın sonlarındaki “Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri -fakat <em>musibet dine dokunmamak</em> şartıyla- bahtiyar gördüğümden hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor” şeklindeki ifadeye bakıldığında da musibet-i diniyye ibaresiyle kişinin şahsî dinî yaşantısıyla alakalı musibetin kastedildiği anlaşılır. Ayrıca hadis kitaplarında musibet ve sabırla ilgili hadislerin şerhinde ulema genellikle musibeti dini ve dünyevi musibet şeklinde ikiye ayırmış ve dini musibeti de bu şekilde açıklamıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki musibet-i diniyye ifadesi başka türlü de anlaşılamaz mı? Üstadın ilgili yerdeki ifadelerinin siyakından bu ifadeyle kişinin şahsi dini yaşantısına gelen musibetlerin kastedildiği anlaşılmakla beraber bu ifadeye -Üstadın buradaki kastından bağımsız ve başka yerdeki ifadelerinden hareketle- bugün başka bir mana daha yüklemek mümkündür. Şöyle ki; 14 asırlık İslam tarihinde İslam hiçbir asırda bu asırda olduğu kadar müntesiplerinin vefasızlığına ve düşmanlarının da cefasına maruz kalmamıştır. Evet, düşmanın cefası müsellem olmakla beraber burada asıl önemli olan müntesiplerinin vefasızlığı, hatta bu müntesiplerin İslam’ın aydınlık çehresini kirletmenin baş müsebbibi olmalarıdır. Dünyanın İslam’a, İslam’ın da kendisini hakkıyla temsil edecek Müslümanlara ihtiyaç duyduğu böyle bir zaman diliminde Müslümanların bırakalım İslam’ı hakkıyla temsil etmeleri, İslam’ın yanlış tanınıp bilinmesinde başrolü oynadıkları bir gerçektir. Evet, maalesef bugün bütün bir Müslüman coğrafya cehaletle, fakirlikle, tefrikayla, zulümle, ihtilaslarla, irtikaplarla, savaşlarla, sefaletle, terörle ve İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan daha bir sürü olumsuz şeylerle beraber anılmaktadır. Şüphesiz bu durum müntesipleri tarafından İslam’ın başına getirilmiş en büyük musibettir. Çünkü ilki kişinin şahsi dini yaşantısını ilgilendirirken bu ise dinin bizatihi kendisini, yani İslam’ı ilgilendirmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonuç olarak musibet-i diniyye kavramından iki şeyin anlaşılması mümkündür. İlki bu kavramla asıl kastedilen anlam olan kişinin, zihnine gelen bir şüphe, heva ve hevesine tabi olma, ahireti unutup dünyaya dalma vs. gibi şahsi dini yaşantısıyla ilgili musibetlerdir. İkincisi ise müntesiplerinin yanlış hareket ve tutumlarından ötürü İslam’ın aydınlık çehresinin kirletilmesiyle, yani bizatihi dinin kendisiyle ilgili musibettir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mevzumuzu Üstadın bir müminin derdi ve ızdırabının ne olması gerektiğini bize ifade eden ve dinin bizatihi kendisine gelen musibetle de bir ölçüde alakalı olan şu cümleleriyle bitirelim:</p>
<p style="font-weight: 400;">“Bana ızdırap veren yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi, onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını emen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse iman kalesi tehlikededir. İşte benim yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selamette kalsa!” (Tarihçe-i Hayat)</p>
</div>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/">Risale-i Nur’dan Dersler (1): Musibet-i Diniyye</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1591</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
