Anasayfa » Yanıltmaz Doğruluk Ölçüsü Olarak “sevmek” Üzerine

Yanıltmaz Doğruluk Ölçüsü Olarak “sevmek” Üzerine

Yazar: Orhan Bircan

İnsanlık tarihi bugüne dek pek çok dinî eğilim ve düşünce tarzına şahit olmuş; bu eğilim ve yaklaşımların isabeti hususunda içinden çıkılması zor buhran halleri yaşamıştır. Bazen bir dine mensup olanlar başka din müntesiplerine hayat hakkı tanımamış, farklı mezhep ekolleri sözde doğruluklarını ortaya koyabilmek adına farklı düşünenleri nefret diliyle ötekileştirmişlerdir. Bu dil sebebiyle aynı dine mensup olanlar arasında bile yüzyılları bulan utanç savaşları yaşanmış ve dindaşlar arasında asla insaf ölçülerine sığmayan kıyımlar vuku bulmuştur. Yine, felsefe ve düşünce hareketleri sebebiyle büyük gruplar birbiriyle çatışmış; tarih boyu milyonlarca insanın kanı hiçten sebepler uğruna heder edilmiştir. 

Tam da bu noktada; hakikatin ölçüsü nedir? Bir din ve düşünce çizgisinin hakkaniyeti hangi kriterlere tabidir? Bu kriterleri uygulamak herkes için mümkün müdür? Bir dini diğerinden, bir mezhebi ötekinden, bir fikri berikinden üstün kılan şey nedir? gibi sorular karşımıza çıkar. 

Tarih boyu bu sorulara cevap arama sadedinde farklı yaklaşımlar geliştirilmiş; bazıları bütünüyle şüpheciliğe saplanarak varlığın hakikatini inkâr ederken bazıları ise bu hususta aklı hakem kılarak hakikate ulaşmanın mümkün olduğu sonucuna ulaşmıştır. Yerinde belirtmeliyim ki dinlerin hakikatini inkâr etmek veya herhangi bir doğruyu tespit etmenin imkânsızlığına hükmetmek son derece yanlıştır. Zira din, felsefe ve metafizikle ilgili konular ya lafız-yorum ya da varlık-yorum ilişkisine dayanır ve bu yönleri itibariyle bahse konu sahalarda fikrî ayrılıklara sıkça tesadüf edilmesi son derece tabidir. Ayrıca bu sahanın konularını tartışırken önyargıdan uzak bir bakış açısı benimsenerek temel düşünce disiplinlerinin objektif kriterleri esas alındığında bir doğruluk tespiti yapmak da pek tabi mümkündür. Ancak bu akıl yürütme faaliyetine herkes aynı nispette muvaffak olamaz. Bu durumda da bir yaklaşımı test etmedeki ölçü, o yaklaşım hususunda söz sahibi kimselerin mülahazalarını benimseyip onları taklit şeklinde tezahür eder. 

Şimdi, acaba bu akıl yürütme ve taklit yaklaşımından başka insan tabiatına hitap eden ve herkes için uygulanması mümkün olan yardımcı bir ölçü var mıdır? 

Zira herkesin aklî melekeleri kullanmadaki becerisi bir olmadığı gibi ön kabullerden arınıp dupduru düşünebilmek ve öne sürülen yaklaşımların isabetini ölçmek de her şahsın mazharı olabileceği bir paye değildir. Dolayısıyla, her insan için her vakit geçerli olan bir doğruluk ölçüsünün mevcut olması gerekir. Semâvî kitaplar, insanlığa rehber olan Peygamberler ve onlardan ilhamını alan hakikat erbâbının beyanları incelendiğinde tatbiki kolay bu ölçünün “başkalarını sevmek ve bu sevgiyi yaymak” olduğu görülmektedir. Bu konuya biraz açıklık getirelim.

Bir din, düşünce ve yaklaşıma ait öğretilerin veya bunları temsil eden fertlerin kendileri gibi düşünmeyenlere karşı muhabbet veya nefretleri, onların sahip oldukları düşünce ve hareket tarzının hakkaniyetine veya yanlışlığına kuvvetli bir delil teşkil eder. Eğer bu tavır “başkalarını sevmek ve sevdirmek” şeklinde tezahür ediyorsa bahsedilen kişiler Hakk’ın yeryüzündeki temsilcileri; temsil ettikleri yaklaşım tarzı da hakikatin şehadet âlemine akseden bir tezahürüdür. 

Diğer taraftan bir din, düşünce ve yaklaşımın ortaya koyduğu öğretiler, müntesiplerine nefret aşılıyor ve varlığı birbirine rapteden muhabbet bağını herhangi bir yerinden koparıyorsa söz konusu yaklaşımlar hakikatten o ölçüde uzak, müntesipleri de bu uzaklık nispetinde dönülmesi zor bir yanlışın içindedirler demektir. Ama yerinde belirtilmeliyim ki bahsedilen muhabbetin her şeyden önce ilâhî yörüngeli olması ve dolayısıyla hâlis, gösterişten ve karşılık beklentisinden uzak bulunması gerekir. Yoksa kaynağını vahiyden almayan beşer mahsulü dinlerde görüldüğü gibi sahte sevgi gösterilerine girmek ve bununla ilgili şiirsel sözler sarf etmek mezkûr sevgi kapsamına girmez/giremez. 

Başkalarını Sevmenin İslamî Temelleri

Hakikat ehline göre kâinatın yaratılmasındaki yegâne sebep muhabbettir. Bu muhabbet, cemâl ve kemâlin sayısız evsâfıyla muttasıf Yüce Yaratıcı’nın gayr (başkaları) gözünden bilinmeyi (sevilmeyi) murad etmesi şeklinde tecelli etmiş; bu tecelli neticesinde varlığın üsâresini teşkil eden Hakikat-i Ahmediyye (aleyhisselâtu vesselâm) vücut bulmuştur. Tamamen katışıksız ve karşılıksız olan bu muhabbet, vücut mertebelerinin bütününe sirayet ederek varlık ağacının her bir zerresinde farklı suretlere bürünmüş; farklı farklı şekillerde görünmüştür. Bu açıdan ister hakikî muhabbet olsun isterse mecâzî, varlıkta müşahede edilen bütün sevme ve sevilmeler sebeb-i hilkatimiz olan bu nezih muhabbetin birer yansımasıdır. Mebdei itibariyle ilâhî olan bu sevginin bir yanında mutlak cemâl ve kemâl sahibi olan Hak, bir diğer yanında ise en genel manada halk (varlık); şuurlu varlık olması cihetiyle de insan bulunmaktadır. Hakikî muhabbet olan ve aslında birbirinden ayrı olmaları düşünülemeyen bu ilâhî sevgi tecellisinin, dört farklı sûreti vardır: 

  1. Hakk’ın kendi zatına olan muhabbeti
  2. Hakk’ın var ettiklerine olan muhabbeti, 
  3. Varlığın Hakk’a olan muhabbeti, 
  4. Varlıklar arasında Hak’tan ötürü oluşan muhabbet. (Bunu şu şekilde açabiliriz: Hakikî varlığa nisbeten sâir varlıklar nasıl zayıf birer gölge mesabesinde ise bahse konu hakikî muhabbet dışındaki sevgiler de gerçeğine kıyasla nisbî, kararsız, karışık ve nihayet zulmânîdirler. Hem sahibine hem de tevcih edilen sahte mahbuplara mahza bir yük ve vebaldir.)

Bir hakkaniyet ölçüsü olarak da kabul ettiğimiz ve mezkûr sûretlerin şehadet âleminde tesbit edilebilen tek vechesi olan “Hak’tan ötürü muhabbet” yüce dinimiz İslam’ın en mühim prensiplerinden biridir. Kur’an, bütün varlığın teşrifatçısı konumunda olan insanın özünde meknî bulunan muhabbeti hatırlatır ve bu muhabbetin kaynağının ilâhî yönüne vurgu yapar:  

O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için, size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir. Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler vardır.” (Rûm Sûresi 30/21.)

Ayette önce eşler arasında var olan sevgi bağına dikkat çekilmiş ardından da bütün insanlar arasındaki muhabbet nazara verilmiştir. 

Bir başka ayette de müminlerin kendileri gibi inanmayan din mensuplarına karşı duydukları insanî muhabbeti -ki bu tamamen Hak’tan ötürü sevmenin tezahürüdür- şu şekilde ifade eder:

İşte siz o kimselersiniz ki o düşmanlarınızı seversiniz, halbuki siz bütün kitaplara iman ettiğiniz halde, onlar sizi sevmezler. Hem huzurunuza geldiler mi ‘âmenna!’ biz de ‘inandık!’ derler. Aralarında baş başa kaldıkları vakit de size duydukları kin ve düşmanlık sebebiyle, parmaklarını ısırırlar. De ki: ‘Geberin kininizle!’. Allah bütün kalplerin künhünü bilir.” (Âli-imran Sûresi, 3/119.)

Cennetliklerin tasvir edildiği bir ayette de yüksek saadete erişmiş bu talihli kimselerin kalplerindeki saf muhabbete işaret edilir ve bu muhabbet adeta destanlaştırılır:

Onların kalplerindeki kini söküp çıkarmışızdır. Dost ve kardeş olarak, divanlar üzerinde karşı karşıya otururlar.” (Hicr Sûresi, 15/47.)

Efendimiz (s.a.s)’in beyanları ve uygulamaları içerisinde de Hak’tan ötürü sevmek bir var oluş ilkesidir. Nitekim O (s.a.s) hakikati en yüksek seviyeden ifade ettiği bir kutlu beyanda; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olmazsınız.” (Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.) buyurarak gerçek imana ulaşmada sevginin vazgeçilmez rolüne dikkatlerimizi çekmiştir. 

Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadis de şöyledir: 

Adamın biri başka bir beldedeki dostunu ziyaret için yola çıkar. Yolda Allah ona bir melek gönderir. Melek: “Nereye gidiyorsun?” diye sorar. Adam: “Şu ilerdeki beldede bir dostumu ziyarete gidiyorum” der. Melek ise “Ondan gördüğün bir iyilik mi var (ki onu ziyarete gidiyorsun)?” diye sorar. Adam: “Hayır ondan hiçbir menfaatim yok, sadece Allah için muhabbet duyduğumdan gidiyorum.” diye cevap verir. Bunun üzerine melek ona: “Ben Allah’ın elçisiyim ve senin dostunu Hak’tan ötürü sevdiğin için Allah’ın da seni sevdiğini bildirmek üzere gönderildim.” der. Bu hadiste de “Hak’tan ötürü sevmek” meçhul bir şahıs üzerinden idealize edilmektedir ve Allah’ın muhabbetinin böylesine saf bir sevgiden geçtiği üzerinde durulmaktadır. Burada bahsedilen şahısların ırkı, dini ve herhangi bir mensubiyetiyle ilgili hiçbir ayrım üzerinde durulmamış ve sadece Hak’tan ötürü sevmek vurgusu yapılmıştır.

Başkalarını sırf Allah için sevmeyle ilgili buna benzer pek çok hadisin yanında Efendimiz’in farklı inanç ve düşünce mensuplarına duymuş olduğu insanî muhabbeti yansıtan çok sayıda hadise nakledilebilir. Ancak mevzudan uzaklaşmamak adına zikredilen misallerle iktifa ediyorum.

Başkalarını Sevmenin Doğruluk Ölçüsü Olması

Hak’tan ötürü sevmenin bir hakkaniyet ölçüsü olduğunu ifade etmiştim. Bu ilahî sevgi bütün bir varlığı kuşattığına göre ölçü olma özelliğinin de bütün bir varlığı çepeçevre sardığını söylemekte herhangi bir mahzur yoktur. Şimdi bu muhabbetin varlığa ait en genel tezahürlerini vererek konuyu daha açık hale getirmeye çalışacağım. Buna göre; 

Bir ferd hiçbir ayrım gözetmeksizin toplumun diğer fertlerine karşı kalbinde muhabbet duygusu taşıyorsa doğru yolu bulmuş, hakkaniyet çizgisine ulaşmış demektir. Diğer taraftan; temsil edilen düşünce, savunulan görüş ne olursa olsun bir insan karşısındakini sevmiyorsa Hak’tan uzak bir konumda bulunuyor demektir. Bu husus, yanlış tavır ve davranışların tasvib edilmesi anlamına gelmemelidir. Elbette ki karşılaştığımız yanlışlıklar bizi farklı düşünmeye sevk edecek ve zaman zaman yanlışı yapan kimselere karşı duygusal tepki vermemize sebep olacaktır. Beşer oluşumuzun ve birbirimizle imtihan edilişimizin de gereği budur. Ama Hakk sevgisini zevk etmiş bir insan için bu tepki hiçbir zaman uzun süreli olmayacak ve kişisel bir nefrete de dönmeyecektir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin de yerinde belirttiği gibi Hak sevgisiyle dolu bir insanın kalbinde nefret bulunamaz, bulunsa bile bu duygu arızîdir. Yani kalbe sonradan gelmiştir ve yerleşik değildir. Muhatabına karşı (kâfir bile olsa) bu kötü duygu acıma hissine inkılâb eder. Şüphesiz acıma hissi de sadece sevgi dolu bir kalpte vücut bulur. Yanlış bir tutum, davranış ve inancı tenkit etmek de bu muhabbet duygusuyla çelişmez. Zira bu tenkitler de yürekte duyulan acıma hissinin söze dökülmüş halidir ve Hak sevgisinin her türlü yakınlık ve menfaat ilişkisi üzerinde tutulması gerektiğinden kaynaklanır. Nefret söylemi içeren ve tenkil (kökten yok etme) düşüncesi taşıyan tenkitler ise; Hak yörüngeli olmadığı gibi bu söylemin sahipleri de Hak’tan ötürü sevmek düsturundan fersah fersah uzaktırlar. 

Bir aile bir başka aileyi seviyor ve sevdirebiliyorsa doğru çizgiyi yakalamış demektir. Bir yuvadan bir başka yuvaya karşı kin, nefret ve adavet duyguları yükseliyorsa o yuva isabetini yitirmiş ve daha dünyadayken içinde yaşayan fertlerin başına yıkılmış demektir. Dolayısıyla bir annenin ve babanın en mühim eğitim başarısı, başka aileleri çocuğuna sevdirmek olarak tespit edilmelidir.

Bir kavim başka bir kavmi, bir topluluk diğerini, bir millet ötekini sevebiliyorsa o milletin fertleri hakkaniyet çizgisini yakalamışlar demektir. Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu “müspet milliyetçilik” düsturu tam olarak bu çizgiyi ifade eder. Bir milletin fertleri kendi öz değerlerinin muhabbetiyle dopdolu olup başka unsurların da sevgisini yüreklerinde taşıyabiliyorlarsa millet olma başarısı yakalanmış demektir. Diğer taraftan bir kimse milliyetçilik adı altında –mesela Türkçülük- en âli kahramanlıkları da dillendirse başka milletlere kalbinde duyduğu nefret onun yanlış yolda olduğuna en büyük delil; o milletin de mayasındaki kıvamsızlığa kuvvetli bir işarettir. 

Bir din başka din müntesiplerini sevdirdiği ölçüde isabetlidir. Başka din ve inanç sistemlerine nefret söylemi geliştiren dinlerin hakikatten zerre nasibi yoktur. Mesela varlığa mehd-i uhuvvet nazarıyla bakan yüce dinimiz İslam’ın, diğer dinler ve taraftarlarına karşı yaklaşımı son derece güzel bir örnektir. Bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

İman edenler, Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar… Bunlar içinden her kim Allah’a ve âhiret gününe iman edip makbul ve güzel işler yaparsa, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler.” (Mâide, 5/69.)

Tefsirlerde yer alan ihtilafları bir kenara bırakarak ifade etmeliyim ki bu ayetin inanan bir kalpte hâsıl edeceği duygunun tek bir adı vardır; o da muhabbet. Dolayısıyla İslam, her ne kadar tahrif edilmiş bir dine inansalar da Allah’a karşı duydukları muhabbet ve temelde de insan olmaları cihetiyle mezkûr din mensuplarına muhabbetle yaklaşmayı salık vermektedir. Bir başka ayette bu sevgi kalplere şu ifadelerle zerk edilir:   

“Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar.” (Âli-imran, 3/113.)

Böylelikle müminlerin ehl-i kitap hakkında müsbet bir yaklaşım içinde bulunmaları sağlanmıştır. Hatta bu ayetler o derece etkili olmuştur ki sahabe arasında bu dinlerin ibadet mekânlarına giderek sergilenen samimi kulluğu izleyenlere dahi rastlanmıştır. Buradan diğer bütün din mensuplarının da Hak üzere olduğu yargısına varmak son derece yanlış olur. Zira din müntesiplerine muhabbet duymakla onların benimsedikleri inanç ve sahip oldukları değerlere isabet atfetmek birbirinden tamamen ayrıdır. Bu inanç sistemlerinin yanlış tarafları mahfuzdur ve nefret dili kullanılmadan tenkit edilmesi elzemdir. Ama bu yanlış taraflar o inancın müntesiplerini Allah’ın kulu olmaktan çıkarmadığı için bizi de onlara karşı muhabbetten alıkoyamaz. Ayrıca onlara duyulan muhabbet, taşıdıkları değerlerin yanlışlığı nispetinde acıma hissine dönüşmektedir/dönüşmelidir. Dolayısıyla bu yaklaşım her fikri ve dini haklı görme yaklaşımı olmadığı gibi; taraftarlarına duyulan muhabbet veya acıma hissi de hakikatin ters yüz edilmesi manasına gelmez. Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta; Hak sevgisiyle dolu birinin, muhatabına karşı –hangi inanca mensup olursa olsun- kalbinde nefrete yer vermemesi gerektiğidir. Şayet ferdin kalbinde nefret ateşi par par yanıyorsa bu kişi ister Ümmetçilik sloganı atsın, ister İslamcılık.. ister Filistin’deki mağdur müslümanlardan dem vursun isterse Mynmar’daki mazlumlardan bahsetsin; –belki büyük kitleleri aldatabilir ama- yaptığı şey sadece lafazanlık ve din sömürüsüdür. Başka din mensuplarına duyduğu nefreti sözde kendi dindaşları üzerinden ve yine onları kullanarak ifade etmektir. Zaten bu türden insanların Hak sevgisinden yana behrelerinin olduğunu söylemek neredeyse imkansızdır. 

Yeri gelmişken bir dinin öğretileriyle, o öğretileri yorumlayan din müntesiplerinin de ayrı tutulması gerektiğini belirtmekte fayda vardır. Zira en yüksek hakikatler bile birtakım süflî emellere ulaşmak maksadıyla yorumlandığında sahip olduğu değeri kaybetmekte ve son derece tehlikeli bir hale bürünebilmektedir. Dolayısıyla bir dinin kutsal metinleri ve bunların yorumları arasında ayniyet ilişkisi kurmak doğru bir yaklaşım değildir.

Varlığın başka bir tezahürü olarak; bir mezhep, cemaat, tarikat, hizip veya grup başkalarını sevip sevdirebiliyorsa hakikate ulaşmış demektir. Bir mezhep imamı başka bir mezhebi nefretle anıyor ve o mezhebin ortadan kaldırılmasını arzu ediyorsa kurmuş olduğu sistem ne kadar tutarlı olursa olsun haktan uzak bulunuyor demektir. Tarihte bu durumun pek çok örneği vardır. İslam tarihi söz konusu olduğunda karşımıza çıkan en belirgin örnek hiç şüphesiz devlet gücünü arkasına alan Mu’tezile mezhebinin kendileri gibi düşünmeyen ilim adamlarına yaptıkları zulümler ve farklı düşünenleri bitirme gayretleridir. Bu zulüm ve gayretler ilahî muhabbet eksikliğinin ve dolayısıyla hakkaniyetten uzaklığın açık bir göstergesidir.

Bir tarikat şeyhi, bir cemaatin imamı veya bir grubun lideri kendilerine tabi olanlara diğer tarikat, cemaat ve gruplara muhabbetle bakmayı öğretiyorsa hareketini hakkaniyet çizgisine taşımış demektir. Yoksa ne bir tarikat şeyhinin kerameti ne bir cemaat imamının nüfuzu ne de bir grup liderinin kitlelere olan tesiri onun isabetine delil teşkil edemez. Zira bunlar muhabbet-i ilahiyenin olmadığı yerde sadece birer istihraçtan ibaret kalır. 

Maalesef bu muhabbet türü arz ettiği ehemmiyete rağmen çok fazla sloganlaştırılarak içi boşaltılmış ve yüklendiği yüksek manaya gölge düşmüştür/düşürülmüştür. Bir Hak aşığı olan Yunus’un o ummanlar gibi geniş sinesinden yüksele “Yaradılanı severim Yaradan’dan ötürü” ifadesi kalbinde ilahî muhabbetin mezkûr vechelerini neredeyse hiç zevk etmemiş, ağzı muhabbet nidaları atarken gönlü kin ve nefretin zulmetleriyle kapkara ikiyüzlülerin çokça gadrine uğramıştır/uğramaktadır. Cenab-ı Hak bizleri vedûd isminin mazharı kılsın!.. Sevmeyi bir var oluş gerçekliği olarak yaşamayı ve yaşatmayı biz gedâlarına müyesser kılsın!.. 

You may also like

Leave a Comment