<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Demir arşivleri - İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</title>
	<atom:link href="https://inkisafplatformu.com/category/yazarlar/ahmet-demir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://inkisafplatformu.com/category/yazarlar/ahmet-demir/</link>
	<description>İnkişaf D&#252;ş&#252;nce Platformu</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jun 2026 07:55:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://inkisafplatformu.com/wp-content/uploads/2025/06/cropped-d2-150x150.png</url>
	<title>Ahmet Demir arşivleri - İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</title>
	<link>https://inkisafplatformu.com/category/yazarlar/ahmet-demir/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">245782574</site>	<item>
		<title>Gücün Ahlakla İmtihanı</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/gucun-ahlakla-imtihani/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/gucun-ahlakla-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ahmet Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 07:55:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâk Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet Bilinci]]></category>
		<category><![CDATA[Firavun ve Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Güç ve Ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[Gücün Sınırları]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk ve Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan ve İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlık ve Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an Kıssaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an Perspektifi]]></category>
		<category><![CDATA[Makâsıdü'ş-Şerîa]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet Tasavvuru]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1769</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık tarihi, bir bakıma gücün tarihidir. İnsan, tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren; hükmetmeye, yönlendirmeye, kontrol etmeye ve nüfuz alanını genişletmeye meyyal olmuştur. Ne var ki bu yöneliş yalnızca askerî&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/gucun-ahlakla-imtihani/">Gücün Ahlakla İmtihanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">İnsanlık tarihi, bir bakıma gücün tarihidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsan, tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren; hükmetmeye, yönlendirmeye, kontrol etmeye ve nüfuz alanını genişletmeye meyyal olmuştur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki bu yöneliş yalnızca askerî ya da siyasî alanlarla sınırlı kalmamıştır. Kimi zaman servetle, kimi zaman bilgiyle, kimi zaman teknoloji, medya veya hukuk üzerinden kurduğumuz nüfuzla, velhâsıl değişik yol ve yöntemlerle güç elde etmeye çalışırız. Hatta hakikati tanımlama ve muhataplarımıza neyin doğru olduğunu açıklama iddiası bile, zihniyet dünyamızda etkili bir tahakküm biçimi hâline gelebilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sebeple dünya sahnesinde ortaya çıkan büyük medeniyet havzalarında, o havzaların beyin yapıcıları, yalnızca gücün nasıl üretileceğine değil; aynı zamanda o gücün hangi sınırlar içerisinde tutulacağına da kafa yormuşlardır. İnsanlık tarihi dikkatle incelendiğinde dinlerin, hukuk sistemlerinin ve içtimai vicdanın aslında ortak bir soruya cevap aradığı görülür: İnsan, herhangi bir konuda güç ve hükümranlık sahibi olduğunda; kendisini nerede konumlandırmalı ve hangi sınırlarda kalmasını bilmelidir? Çünkü gerçek ahlâk çoğu zaman güçsüzlük anında değil, kudret anında ortaya çıkar. Bir insanın yahut bir medeniyetin karakteri, ulaşabildiği yerlere ne kadar nüfuz ettiğiyle değil; aşma imkânı var olduğu halde aşmamayı tercih ettiği hudutlarla anlaşılır.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk insanın dünya sahnesine gönderilmesinden bu yana insan sürekli imtihan edilmektedir. Bu imtihanın nasıl ve hangi araçlarla gerçekleşeceği de pek tabi Allah Teâlâ’nın takdirindedir. İnsan ne ile sınanacağını önceden bilemez; fakat vahyin rehberliğinde ve tarihi tekerrürlerin ışığında temel imtihan alanlarını fark edebilir. Kur’an’a göre insan; canla, malla, korkularla, açlıkla, yoksullukla, başa gelen türlü musibetlerle ya da düğer insanlardan gelen eza ve cefa ile sınandığı gibi mülk ve kudret ile de sınanmaktadır. (Bakara 2/155; Âl-i İmrân 3/186; Enbiyâ 21/35; Sâd 38/34.) Burada “başa gelen türlü musibetler” desek de aslında “musibet” kelimesi ifade etmek istediğimiz konuyu tam yansıtmamış olabilir. Çünkü Arapça kökenli musibet kelimesi, “başa gelen şey” anlamında daha geniş bir anlam katmanına sahiptir. Türkçeye ise biraz anlam daralmasıyla sadece olumsuz / şer anlamıyla intikal etmiştir. Dolayısıyla “türlü” musibetler derken, aslında olumlu-hayırlı ve olumuz- şerli olanları kastediyoruz ki âyet ve hadisler de bu boyuta işaret etmektedir. (Bkz. Enbiyâ 21/35 (hayır &#8211; şer); Müslim, “Zühd”, 64. (serrâʾ &#8211; darrâʾ).)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bağlamda, çoğu zaman fark edilmeyen en ağır imtihan, insanın eline güç geçmesidir. Başta mutlak olarak hayırlı gibi algılanabilir ancak şükürle mukabele edilmediğinde şerre dönüşme potansiyeli mevcuttur. Çünkü güç, insana sınırlarını unutturma eğilimindedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanlık, çok erken dönemlerden itibaren şu hakikati tecrübe etmiştir: Sınırlandırılmayan güç, bir müddet sonra koruyucu olmaktan çıkar; tahakküm üretmeye başlar. Kudret büyüdükçe, onun önüne ahlâkî bir hudut çekilmediğinde insanın içindeki sahip olma ve mutlaklaşma arzusu genişler; nihayetinde insan, kendi heveslerini temel ölçü haline getirmeye başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim bir yünüyle tarih anlatıları gibi telakki edebileceğimiz Kur’ân kıssaları dikkatle incelendiğinde, helâke sürüklenen toplumların önemli bir kısmının servet ve kudret sebebiyle tuğyana düştüğü görülür. Âd Kavmi, Semûd Kavmi ve Firavun düzeni; sahip oldukları güç sebebiyle kendilerini sorgulanamaz görmüş, bu da onları zulme ve fesada sürüklemiştir. Çünkü insan çoğu zaman sahip olamadığında değil; sahip olduğunda bozulur. Güç, insana yalnızca imkân değil; aynı zamanda kendisini merkeze koyma hissi verir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu noktada, bir hususa işaret etmek önemli görünmektedir. Kur’an’ın yaklaşımı, kategorik olarak, “gücü reddetmek” değildir. Mesele, gücün varlığı değil; o gücün hangi ahlâkla taşındığıdır. Eğer güç başlı başına kötü olsaydı, Hz. Süleyman aleyhisselâm, insanlar içinden seçilmiş kutlu bir elçi olarak; “<em>Rabbim! Bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver.”</em> diye dua etmezdi. (Sâd 38/35.) Allah Teâlâ da ona rüzgârı, cinleri ve kuşları emrine verecek ölçüde büyük bir kudret bahşetmezdi. (Sâd 38/36-39.) Burada dikkat çekici olan şey, gücün büyüklüğünden çok; o güç karşısında ortaya konulan ahlâktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, güç tasavvuru bağlamında, Hz. Süleyman kıssası son derece dikkat çekici bir yerde durmaktadır. Mesele sadece kudretli bir iktidarın tasviri değildir; aynı zamanda hükümranlıkla birlikte insanın hangi ahlâkı kuşanacağıdır. Hz. Süleyman’a verilen imkânlar, klasik insan tecrübesinin çok ötesindedir: Rüzgârın emrine verilmesi, cinlerin hizmetinde çalışması, kuşlarla iletişim kurabilmesi ve kısa sürede büyük mesafeleri aşabilen bir kudret alanına sahip olması… <strong>Fakat kıssanın merkezinde bu olağanüstü güç değil; bu güç karşısında sergilenen nebevî ahlâk vardır.</strong> Nitekim Sebe Melikesi Belkıs’ın tahtı göz açıp kapayıncaya kadar huzuruna getirildiğinde Hz. Süleyman’ın verdiği ilk tepki hayranlık, kibir veya mutlak hâkimiyet duygusu değildir. O, bu kudreti doğrudan bir imtihan olarak okur ve şöyle der<em>: “Bu, Rabbimin beni denemesidir; şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim?”</em> (Neml, 27/40. Ayrıca bkz. Neml, 27/38-40.) İşte kudretin mizanı tam da burada ortaya çıkar. Çünkü ahlâkla terbiye edilmemiş güç, insana <em>“Ben yaptım.”</em> dedirtirken; hikmetle taşınan güç, insanın kendi sınırını fark etmesini sağlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öyle ki Kur’an, Hz. Süleyman’ı yalnızca kendisine bahşedilen kudret sebebiyle değil; o kudret karşısında takındığı tavır sebebiyle de tebcil eder: <em>“Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.”</em> (Sâd 38/40) Bu sebeple Kur’an’ın âyetlerine makâsıd teorisi veçhesinden bakıldığında Firavun ile Süleyman arasındaki fark yalnızca sahip oldukları kudretin mahiyetinde olmasa gerektir. Asıl odak noktası o kudreti nasıl anlamlandırdıklarıdır. Firavun gücü mutlaklaştırarak <em>“Sizin en yüce rabbiniz benim!”</em> diyebilirken; Süleyman aynı kudret karşısında kendisini sınanan bir kul olarak görebilmektedir. (Nâziât 79/24; Neml 27/40; Sâd 38/34-35.) Biri gücü sahiplik olarak okur, diğeri emanet olarak. Biri tahakküm üretir, diğeri hikmet.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yönüyle tarih boyunca oluşan dinî öğretiler ya da beşerî hukuk sistemleri dikkatle incelendiğinde, insanlığın müşterek bir “gücü sınırlandırma ahlâkı” üretmeye çalıştığı görülür. Masuma dokunmamak ve ona merhamet göstermek, emanete ihanet etmemek, mabedleri korumak, gücü ölçülü kullanmak ve zayıfı himaye etmek… Bunlar yalnızca pratik düzenlemeler değil; insanlığın uzun acılar, savaşlar ve yıkımlar neticesinde oluşturduğu müşterek vicdanın tortularıdır. Çünkü insan, kudretin sınırsızlaştığı her yerde önce adaletin, ardından da insanlığın yara aldığını deneyimlemiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İslam düşüncesi ise bu müşterek vicdanı yalnızca ahlâkî öğütler üzerinden değil; sistematik hukuk ilkeleri (usûl kâideleri) üzerinden de inşa etmeye çalışmıştır. Özellikle “makâsıdü’ş-Şerîa” yaklaşımı, adeta hukukun nihai hedefini insan hayatını ve insanlığın temel varoluş alanlarını korumak olarak tarif ediyor gibidir. Makâsıd teorisinin işlendiği klasik kaynaklarda bu şekilde açık bir tarif yapılıp yapılmadığı ayrıca tartışılabilir. Nihayetinde, bu hukûkî ve ahlâki istikâmeti fark etmek zor olmasa gerektir. Bu çerçevede klasik İslam hukukçuları tarafından geliştirilen “zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât” tasnifi; medeniyetin yalnızca kaba güvenlik üretmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda insan hayatını dengeli, yaşanabilir ve anlamlı kılmayı hedeflediğini gösterir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zarûriyyât, insan hayatının ayakta kalabilmesi için vazgeçilmez olan temel alanlardır. Canın, malın, aklın, neslin ve dinin korunması bu kapsamdadır. Bunlar çöktüğünde toplum düzeni de çöker. Bu yüzden hukuk ve ahlâk ilk olarak bu alanları koruma altına alır. Dikkatle bakıldığında bunların her biri, gücün sınırsız nüfuzuna karşı insanı koruyan temel hudutlardır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Canın korunması</strong>, insan bedeninin keyfî şiddete karşı güvence altına alınmasıdır. Çünkü sınırsız güç, önce insan hayatını değersizleştirir. Tarih boyunca zorbalığın ilk alameti, insan canının istatistikleşmesi olmuştur. Oysa bir yöneticinin seviyesi, öldürme-bitirme kapasitesiyle değil; yaşatma hassasiyetiyle ölçülür.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Malın korunması</strong> ise ekonomik gücün tahakküme dönüşmesini engellemeyi hedefler. Zira servet yalnızca üretim aracı değil; aynı zamanda nüfuz aracıdır. <strong>Tarih boyunca güç odakları çoğu zaman insanları silahla değil, ekonomik bağımlılık üzerinden kontrol etmiştir</strong>. Bu sebeple mülkiyet hakkının korunması, yalnızca bireysel zenginliği değil; insanın bağımsız hareket edebilme alanını da korumaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Aklın korunması</strong> ise bugün her zamankinden daha derin bir anlam taşımaktadır. Klasik dönemde bu ilke daha çok insan idrakini bozan maddelerden korunma şeklinde ele alınmıştı. Fakat modern çağda aklı tehdit eden unsurlar çok daha karmaşık hâle gelmiştir. Algoritmalar, dikkat ekonomisi, bağımlılık mühendisliği, propaganda teknikleri ve yapay zekâ destekli yönlendirme mekanizmaları; artık yalnızca insan davranışlarını değil, düşünme biçimlerini de şekillendirmektedir. Tarihte ilk defa güç, insan zihninin içine bu denli nüfuz edebilme kapasitesine ulaşmıştır. Bu sebeple çağımızın en büyük meselelerinden biri, insan aklının enformasyon manipülasyonuna karşı nasıl korunacağıdır. Çünkü akıl bağımsızlığını kaybeden insan, çoğu zaman özgürlüğünü kaybettiğini dahi fark edemez.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Neslin korunması</strong> ise insanın biyolojik devamlılığından ibaret değildir. Bu ilke aynı zamanda aile yapısının, toplumsal aidiyetin ve insanın fıtrî bütünlüğünün muhafazasını hedefler. Çünkü toplumlar yalnızca hukukla değil; nesiller arasında aktarılan ahlâkî hafıza ile ayakta kalır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dinin korunması</strong> ise daha derin planda, insanın vicdan alanının mutlak güç karşısında korunaklı kalabilmesini ifade eder. Bu ilke yalnızca belirli bir dinî inancın veya ibadet düzeninin bizatihi korunması anlamına gelmez; daha temelde insanın inanma, anlam arama ve aşkın olana yönelme özgürlüğünün güvence altına alınmasını ifade eder. Çünkü insanlık tarihi göstermiştir ki, kendi dayandıkları inanç değerlerini yegâne kabul eden iktidarlar, zamanla kendilerini mutlaklaştırma eğilimine girerler. Bu yüzden din, yalnızca bireysel ibadet alanı değil; aynı zamanda siyasal ve ideolojik güce “sınır” hatırlatan aşkın bir otorite fikridir. Dinin korunması ilkesi de nihayetinde, insan vicdanının hiçbir dünyevî otorite tarafından bütünüyle teslim alınamayacağını ilan eden ahlâkî bir güvence anlamı taşır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu arada, İslam hukuk düşüncesi, insan hayatını yalnızca “çöküşü engellemek” üzerinden tarif etmez. Hâciyyât olarak isimlendirilen ikinci alan, <strong>hayatı katlanılabilir ve sürdürülebilir kılan kolaylaştırıcı düzenlemeleri</strong> ifade eder. Yolculukta ibadetlerin hafifletilmesi, ticaret hayatındaki esneklikler ve sosyal hayatı zorlaştıracak yüklerin kaldırılması gibi hükümler bu kapsamda değerlendirilmiştir. Çünkü medeniyet yalnızca insanı hayatta tutmak değil; onu bunaltmadan yaşatabilmek demektir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Tahsîniyyât</strong> ise ilk bakışta “zorunlu” görünmeyen; fakat insan hayatını güzelleştiren, incelten ve ona estetik bir seviye kazandıran alanları ifade eder. Temizlik adabı, nezaket, güzel söz, çevreye saygı, mimarî zarafet, ölçülü davranış ve insan vakarını koruyan incelikler bu çerçevede değerlendirilmiştir. Çünkü medeniyet yalnızca güvenlik üreten bir sistem değildir; aynı zamanda insan ruhunu kabalaşmaktan koruyan bir terbiye biçimidir. Bir toplumun çöküşü çoğu zaman önce büyük felaketlerle değil; küçük nezaketlerin, ince ahlâkın ve utanma duygusunun kaybolmasıyla başlar. <strong>Tahsîniyyât olmadan güçlü toplumlar kurulabilir, fakat gerçekten medenî bir dünya inşa edilemez.</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Burada özellikle vurgulanması gereken önemli bir nokta vardır: Buraya kadar yazdıklarımın amacı herhangi bir medeniyeti romantize etmek ya da geçmişi bütünüyle idealize etmek değildir. Çünkü insanlık tarihi kadar dinî geleneklerin tarihi de, ahlâkî ilkeler ile güç arzusu arasındaki gerilimlerin tarihidir. Hiçbir toplum, hiçbir devlet ve hiçbir tarihsel tecrübe; güç karşısındaki imtihandan bütünüyle muaf kalamamıştır. Nitekim modern siyaset düşüncesinde Lord Acton’ın (ö. 1902) meşhur ifadesi tam da bu noktada anlam kazanır: <em>“Güç bozar; mutlak güç ise mutlaka bozar.” </em>(Acton, Jonh Emerich Edward Dalberg-Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton”) Lord Acton’ın Piskopos Mandell Creighton’a yazdığı mektupta yer alan bu sözün bağlamı, siyasî ve dinî otoritelerin tarihsel olarak ahlâkî denetimden muaf tutulmaması gerektiğine dayanıyordu. Bu cümle yalnızca siyasî bir uyarı değil; insan tabiatına dair derin bir gözlemdir. Çünkü <strong>güç, insana yalnızca imkân vermez; aynı zamanda sınırlarını aşabileceği hissini</strong> de verir. İnsan, yapabilme kapasitesi arttıkça çoğu zaman kendisini <strong>ahlâkî ölçülerin üzerinde görmeye </strong>başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Asıl mesele, gücün insana ahlâksızlığı öğretmesi değildir. Belki daha doğru soru şudur: Güç, insanın içinde zaten mevcut olan eğilimleri görünür hâle mi getirir? Zira kudret arttığında insanın önündeki dış engeller azalır; fakat iç denetimi aynı ölçüde güçlenmiyorsa, sahip olunan imkân zamanla taşkınlığa dönüşebilir. Bu yüzden ahlâk, yalnızca “ne yapabiliyorum?” sorusuyla değil; “yapabiliyorum, fakat yapmalı mıyım?” sorusuyla başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sebeple tarih boyunca ahlâkî söylemler de sürekli sorgulanmıştır. Çünkü her değer sistemi gerçekten insanı mı korumaktadır; yoksa belirli güç odaklarının konumunu mu tahkim etmektedir? Bir ahlâk anlayışı, eğer yalnızca güçlülerin güvenliğini sağlıyor, zayıfın varlık alanını daraltıyor ve mevcut tahakkümü meşrulaştırıyorsa; artık hakikati temsil eden ahlâk olmaktan uzaklaşır ve ideolojik bir aygıta dönüşmeye başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">İslam düşüncesi teorik düzlemde son derece gelişmiş, adalet ve hikmet felsefesiyle örgülenmiş bir güç zemini üretmiş olsa da, tarihî pratiğin her zaman bu ilkelerle uyumlu ilerlediğini söylemek mümkün değildir. İlk büyük kırılmalardan biri Hâricîlik tecrübesidir. <em>“Lâ hükme illâ lillâh”</em> sloganıyla ortaya çıkan bu hareket, görünürde ilâhî hükmü savunurken; zamanla kendi yorumunu mutlaklaştıran ve toplumun geniş kesimlerini kolayca tekfir edebilen sert bir zihniyet üretmiştir. Buradaki tarihî ironi son derece dikkat çekicidir: Hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu en yüksek sesle dile getirenlerin, fiilî sahada en hoyrat ve ölçüsüz şiddet biçimlerinden bazılarını üretebilmiş olması!</p>
<p style="font-weight: 400;">Benzer bir gerilim, sonraki dönemlerde devlet merkezli siyaset anlayışlarında da görülmüştür. Özellikle Osmanlı’daki kardeş katli meselesi, devletin bekasını önceleyen siyasî aklın, güç terazisini hangi noktalarda bozabildiğini gösteren tarihî örneklerden biridir. “Devlet-i ebed müddet” fikri, büyük ölçüde siyasî parçalanmayı önleme kaygısıyla şekillenmişti. Ancak devletin devamını mutlaklaştıran her anlayış gibi, zaman zaman insan hayatını daha büyük siyasî hedeflerin gölgesinde bırakabilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aynı şekilde İslam’ın asabiyet, kavmiyetçilik ve kabile taassubuna karşı son derece güçlü bir söylem geliştirmiş olmasına rağmen, Müslüman toplumların tarih boyunca bu bariyerleri aşabildiğini söylemek de kolay değildir. Kur’an’ın <strong>insanı kabilesiyle değil takvasıyla değerlendiren yaklaşımı</strong> teorik olarak oldukça devrimci bir eşitlik zemini üretmiştir. Ne var ki pratik sahada etnik aidiyetler, mezhep çatışmaları ve iktidar mücadeleleri çoğu zaman bu evrensel çerçevenin önüne geçebilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Benzer koruma refleksleri yalnızca İslam medeniyetine mahsus değildir. Yahudi düşüncesinde insan hayatının korunması neredeyse bütün hukukî yükümlülüklerin önüne geçirilmiş; “bir canı kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmak kadar kıymetli olduğu” fikri güçlü bir vicdan zemini üretmiştir. Bugün Gazze’de yaşanan yıkım ve kitlesel soykırım ise, bu tarihî mirasla derin bir çelişki görüntüsü ortaya koymaktadır. Özellikle “öldürmeyeceksin” emrini insanlık vicdanının temel ilkelerinden biri hâline getiren bir geleneğin tarihsel mirası içinden yükselen modern (?) bir devlet aklının; sivilleri, çocukları, hastaneleri ve yaşam alanlarını hedef alan ölçüsüz bir şiddeti güvenlik söylemleri üzerinden meşrulaştırabilmesi, son derece trajik bir ironiyi beraberinde taşımaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hristiyanlık geleneğinde ise merhamet, affetme ve zayıfı koruma fikri ön plana çıkmıştır. Fakat modern çağ, dinî ilkeler ile jeopolitik güç mantığı arasındaki gerilimin en sert örneklerini de ortaya çıkarmıştır. İnsanlık tarihinde atom bombasını fiilen kullanan ilk ve tek devlet olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, bugün başka egemen devletlerin nükleer kapasite edinmesini engellemek adına küresel ölçekte hoyratça baskı kurması; güç zehirlenmesinin modern biçimlerinden biri olarak okunabilir. Çünkü denetlenmeyen kudret, zamanla kendi korkularını evrensel güvenlik söylemine dönüştürmeye başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern çağın en büyük kırılmalarından biri ise, tarihte ilk defa gücün neredeyse sınırsız bir teknik kapasiteye ulaşmış olmasıdır. Bugün devletler, şirketler ve dijital platformlar; insan davranışlarını izleyebilmekte, tercihlerini yönlendirebilmekte, psikolojik eğilimleri analiz edebilmekte ve hatta henüz verilmemiş kararları öngörebilmektedir. Tarihin hiçbir döneminde güç, insanın iç dünyasına bu kadar yaklaşmamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sebeple <strong>modern çağın krizi yalnızca siyasî değil; aynı zamanda ontolojik bir krizdir</strong>. Çünkü mesele artık yalnızca bedenlerin kontrolü değildir. Dikkatlerin, arzuların, hafızaların ve hakikat algısının yönetilmesi de çağımızın güç biçimleri arasına girmiştir. Modern tahakküm çoğu zaman görünmeden işler. Emir vermeden yönlendirir, baskı kurmadan bağımlılık üretir, zor kullanmadan davranış biçimlerini şekillendirir. Çünkü <strong>modern insan çoğu zaman kontrol edildiğini hissederek değil; özgür olduğunu zannederek yönlendirilmektedir</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte tam da bu noktada insanlığın kadim güç arayışı yeniden aynı soruya dönmektedir: Gücü kim tartacaktır? Çünkü teknolojik güç ve kudret büyürken ahlâk aynı ölçüde büyümüyorsa, insanlık yalnızca daha tehlikeli hâle gelir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir toplumun gerçek seviyesi, ne kadar güçlü olduğu ile değil; o gücü hangi sınırların önünde durdurabildiği ile anlaşılır. Her şeye nüfuz edebilmek medeniyet değildir. Asıl medeniyet, bazı alanların dokunulmaz olduğunu kabul edebilmektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ve insanlığın ahlâkı, inşa ettiği şeylerde değil; aşmamayı bilinçli olarak tercih ettiği hudutlarda görünür!</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/gucun-ahlakla-imtihani/">Gücün Ahlakla İmtihanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/gucun-ahlakla-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1769</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Malikiyet Tevehhümü ya da Eşya Üzerinde Sahiplik Düşüncesi</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/malikiyet-tevehhumu-ya-da-esya-uzerinde-sahiplik-dusuncesi/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/malikiyet-tevehhumu-ya-da-esya-uzerinde-sahiplik-dusuncesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2026 10:51:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eşya Üzerinde Sahiplik Düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Malikiyet Tevehhümü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1765</guid>

					<description><![CDATA[<p>Malikiyet tevehhümü insanın başta kendi hayatı olmak üzere eşya üzerinde Yaratıcısından bağımsız ya da gafil olarak mutlak bir sahiplik düşüncesinde olması demektir. Bunun mukabiline konulması gereken şey ise memlûkiyet bilinci,&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/malikiyet-tevehhumu-ya-da-esya-uzerinde-sahiplik-dusuncesi/">Malikiyet Tevehhümü ya da Eşya Üzerinde Sahiplik Düşüncesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Malikiyet tevehhümü insanın başta kendi hayatı olmak üzere eşya üzerinde Yaratıcısından bağımsız ya da gafil olarak mutlak bir sahiplik düşüncesinde olması demektir. Bunun mukabiline konulması gereken şey ise memlûkiyet bilinci, yani kendi hayatıyla birlikte eşyanın tümünün Yaratıcıya ait olduğu şuurunda olmaktır. Kur&#8217;an-ı Kerim bu hususu birçok ayette vurgular. Mülk sahibinin Allah olduğunu, gökte ve yerde olan her şeyin O&#8217;na ait olduğunu, bizi de yaptıklarımızı da Allah&#8217;ın yarattığını söyleyerek, bize birer <em>emanet</em> olarak verdiği şeyler hususunda mutlak sahiplik düşüncesine girmeksizin memlûkiyet şuurunda olmamızı ön plana çıkarır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern dönem, insanın yaşam ve dünya ile bağını eskisine oranla çok daha güçlü kıldı. Ahireti unutturacak ölçüde <em>dünyeviliği</em> belirgin bir şekilde takviye etti. Hem yaşayış hem düşünce bakımından dünyeviliğin artması, hassasiyetlerin aşınmasına neden oldu. Önem sırasında başta olması gereken şeyler, sonda olması gereken şeylerle yer değiştirdi. Müslümanca yaşayış ve tavır, yerini bencil ve münferit bir hayata ve yaşama sımsıkı sarılmaya bıraktı. Bunların neticesinde de insandaki malikiyet tevehhümü çok daha kuvvet kesbetmiş oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında insanda malikiyet düşüncesinin kavileşmesi insanın zararına oldu. Başka hiçbir dönemde olmadığı kadar yaşadığımız modern çağda insan bunalımların ve altından kalkamadığı sorunların pençesine düştü. Aczinin, fakrının ve hiçliğinin şuurunda olmaksızın kendinde bir sahiplik ve güç vehmeden insan, Yaratıcısına dayanmaksızın ya da Yaratıcısıyla münasebetini artırmaksızın hadiselere ve problemlere kendi imkanıyla karşı koymaya çalıştı. Çoğu zaman da bunu başaramadı. Başaramayınca da sorunların cenderesinden bir türlü kurtulamadı. Sorunun nerede olduğunu teşhis edememesi ve bu yönde bir çaba göstermemesi sebebiyle de bu vaziyeti onu Yaratıcısından daha da uzaklaştırmış oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr ile yoğrulmuş ve kulluk için bu imtihan meydanına gönderilmiş olan insan; ebede giden yolda yığınla musibet ve belalara giriftar olmaya namzettir. Bu musibet ve belalar ise insanı Yaratıcısından uzaklaştırmak ve isyana sevk etmek yerine, aksine O&#8217;nun dergahına yönlendiren birer rahmet ve şefkat kamçısıdırlar. İnsan bunu anladığı ve kabullendiği ölçüde hadiselerin üstesinden gelebilir. Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle insan bunlara menfi ibadet nazarıyla bakmalıdır. Namaz, oruç, hac vs. gibi malum ibadetlerin yanında Üstat; musibetler, hastalıklar vs. gibi şeylere <em>menfi ibadet</em> adını verir. Bu tür ibadetler sabır ve şükürle karşılandıkları takdirde normal bir zamanda elde edilemeyecek manevi mevkileri çok kısa bir süre içerisinde insana kazandırabilirler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bediüzzaman insandaki malikiyet mefhumuna, onun Yaratıcıyı ve sıfatlarını tanımaya bir araç olması açısından bakar. İnsanın bilgiye sahip olması Yaratıcının bilen olduğu; görme duyusuna sahip olması Yaratıcının gören olduğu; işitme duyusuna sahip olması Yaratıcının işiten olduğu ve konuşma niteliğine sahip olması da Yaratıcının konuşan olduğu yönünde bir araçtır. Zira Bediüzzaman&#8217;ın deyimiyle kendinde bu nitelikler olmayan bir Yaratıcı, onları yarattığı varlıklara veremez. Şu hâlde <strong><em>insandaki malikiyet, insanın eşya üzerinde mutlak bir sahiplik düşüncesinde olması için değil, Yaratıcıyı tanıma yolunda bir ölçü birimi olsun diye</em></strong> insana verilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bediüzzaman 2. Lem&#8217;a&#8217;da insanın başına gelen musibetlerden şikâyet etme hakkının olmadığını söylerken meseleye Allah&#8217;ın insana giydirdiği varlık elbisesi üzerindeki tasarrufu açısından yaklaşır. Şöyle ki, giydiğimiz varlık elbisesi bize ait değildir, onu bize Allah giydirmiştir. Bize ait olmadığına ve onu bize Allah giydirdiğine göre onda dilediği gibi de tasarruf eder. Allah bu varlık elbisesi üzerinde muhtelif isimlerinin tecellisi vasıtasıyla tasarrufta bulunur. Rezzâk ismi tecelli etmek için öncesinde açlığı iktiza ettiği gibi Şâfî ismi de tecelli etmek için öncesinde hastalığı iktiza eder. Sair bütün ilahi isimler hem dar anlamıyla bu varlık elbisesi üzerinde hem de tüm kâinatta daimî bir tecelli halindedirler. Kâinat bir tecelli-i esma meşheridir adeta. Sistematik bir şekilde İbn Arabî fikriyatının İslam düşünce dünyasına bir armağanı olan &#8220;<em>kainattaki tüm tasarruflara, tebeddüllere, tagayyürlere, hadiselere tecelli-i esma açısından bakma</em>&#8221; hususu Bediüzzaman&#8217;ın da bütün bir varlığa dair Risalelerdeki temel bakış açılarından olmuştur. Binaenaleyh insan hiçbir şeye malik değildir. İnsan sadece ilahi isimlerin kendisinde tecelli ettiği ve zahir olduğu bir <em>mazhar</em>dır, yani zuhur mahallidir. Malik olan ise Allah&#8217;tır ve Allah mülkü üzerinde dilediği gibi tasarruf eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bediüzzaman İhtiyarlar Risalesinin 13. Ricasında, Rus esaretinden kurtulduktan sonra iki-üç sene İstanbul&#8217;da kalmasının akabinde memleket özleminin ağır basması nedeniyle Van&#8217;a gidişinden ve eskiden talebeleriyle dersler yaptıkları Horhor medresesini ziyaretinden bahseder. Çok hazin bir tablo çizer Bediüzzaman burada. Ermeniler Rus istilasında sair Van haneleriyle beraber Horhor medresesini de yakmışlardır. Bunun üzerine ağlamaktan kendisini alamaz Üstat. Hayalen yedi-sekiz yıl öncesine gider. O hanelerde oturanların çoğuyla dost ve ahbaptır. Şimdi ise çoğu göç esnasında vefat etmiş, kalanlar da gurbette perişan olmuştur. Van’daki bütün Müslüman haneler tahrip edilmiştir. (Bu anlatılanlar bugün, malına mülküne ve müesseselerine el konulan pek çok insan ve hareket için de geçerlidir.) Kalbi en derin yerinden sızlar Üstadın. Gurbetten vatanına geldiğinde gurbetten kurtulduğunu zanneder ama gurbetin en dehşetlisini kendi öz vatanında yaşar. Vatanındaki gurbete dayanamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<div class="penci-pullqoute align-none">
<blockquote><p>Bunun üzerine dayanacak ve medet umacak bir nokta arar Üstat. Etrafına bakar, bir teselli göremez. Ama ruhu bu kadar tahribata, firaklara ve kederlere karşı bir teselliye muhtaçtır. Derken &#8220;<em>Göklerde ve yerde olan şeyler Allah&#8217;ı tesbih eder. O aziz ve hakimdir. Göklerin ve yerin mülkü O&#8217;na aittir. O hayat verir ve öldürür. O her şeye kadirdir</em>.&#8221; (Hadîd: 57/1-2) ayetleri kendisine tecelli eder. Bir anda ıssız ve harap olduğunu düşündüğü bütün o yerler Allah&#8217;ı tesbih eden varlıklarla dolu olarak görünür. Ahbabının gittiği alemin karanlıklı olmadığını, yalnız yerlerini değiştirdiklerini, tekrar görüşeceklerini ifade eder. Ağlaması tamamen kesilir. O yerlerin boş ve harap kalmalarından dolayı önceki ağlamasının da <em>Mâlik-i Hakiki&#8217;sinden gaflet ve insanları misafir tasavvur etmemekten ve malik tevehhüm etmek yanlışından ileri geldiğini</em> söyler.</p></blockquote>
</div>
<p style="font-weight: 400;">Görüldüğü gibi Bediüzzaman burada da insanın hadiseler karşısında dayanılmaz bir hüzne bürünmesinin sebebi olarak Malik-i Hakiki&#8217;den gafleti ve malikiyet tevehhümünde olmayı zikreder. Bediüzzaman&#8217;da da görüldüğü üzere hüzün ve teessür insan olmanın gereğidir. İnsan hadiseler karşısında müteessir ve mahzun olabilir ve bu normaldir. İnsan kendi elemiyle müteellim olduğu gibi, şayet vicdan taşıyorsa ve vicdanı tefessüh etmemişse, gayrın elemiyle de müteellim olur. Zaten insan olmanın gereğidir bu. Lakin bu hüzün ve teessür insanı tamamen etkisi altına alıp onu Allah&#8217;a karşı şikâyet ve isyana sürüklememelidir. Hakiki Malik&#8217;ten gaflete sebebiyet vermemelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hasılı insanın <strong><em>musibetler karşısında isyana düşmesinin arka planında yatan nedenler arasında, daha başka birçok nedenle beraber malikiyet iddiası ya da tevehhümü</em></strong> de gelmektedir. Başta hayatı ve bedeni olmak üzere kendisine birer emanet olarak verilen şeyler üzerinde kendinde bir hak ve sahiplik gören insan, Allah&#8217;ın onlar üzerindeki tasarrufunu kabullenmekte zorlanmakta ve bu da onu isyana sürüklemektedir. Halbuki mülkün esas sahibi Allah&#8217;tır ve O, mülkünde istediği gibi tasarruf etme hakkına sahiptir. İnsan başta Allah&#8217;a karşı saygının gereği olmak üzere musibetler karşısında sabır ve şükürden ayrılmamak için mülkün esas sahibi olmadığı ve kendinde bulunan her şeyin onda birer emanet olduğu şuurunu güçlendirmelidir. Yapılması gereken şey malikiyet tevehhümünü izale edip memlûkiyet bilincini her daim kendinde canlı tutmaktır. Bu bilinci güçlendirmenin yolu da ibadette sebattan, duada süreklilikten, Kur&#8217;an okumada devamlılıktan ve tefekkürde istimrardan geçmektedir.</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/malikiyet-tevehhumu-ya-da-esya-uzerinde-sahiplik-dusuncesi/">Malikiyet Tevehhümü ya da Eşya Üzerinde Sahiplik Düşüncesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/malikiyet-tevehhumu-ya-da-esya-uzerinde-sahiplik-dusuncesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1765</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur&#8217;dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Dec 2025 17:10:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hakiki Ziyaeddin]]></category>
		<category><![CDATA[Hayali Ziyaeddin]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1744</guid>

					<description><![CDATA[<p>Risale-i Nurlarda hem hayata, hem her türden insani ilişkilere, hem de cemaat şeklindeki oluşumlara dair çok önemli ve kıymetli dersler ihtiva eden, bazen bir cümle çapında, bazen de bir pasaj&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/">Risale-i Nur&#8217;dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nurlarda hem hayata, hem her türden insani ilişkilere, hem de cemaat şeklindeki oluşumlara dair çok önemli ve kıymetli dersler ihtiva eden, bazen bir cümle çapında, bazen de bir pasaj ölçüsünde bölümler mevcuttur. Risale-i Nurlar, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın farklı esmasının tecellilerine meclâ olmuş yaşanmış bir hayattan süzülüp meydana gelen nadir eserler olmaları hasebiyle esasen böylesi bölümler daha bir ehemmiyet kazanmaktadır. Zira bütünüyle yaşanmış bir hayattan aktarılan tecrübeler, yaşanmamış bir hayattan aktarılan tecrübelere göre dinlenmeye ve dikkate alınmaya daha layıktırlar. Bediüzzaman gençlik döneminde toplum içerisinde şöhretli bir konum elde etmiş, sonraki döneminde ise sürgün, hapis, tecrit gibi kendi ifadesiyle zahirde birçok musibete maruz kalmıştır. Yeri gelmiş idamla yargılanmış, yeri gelmiş defalarca zehirlenmiştir. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın farklı esmasına meclâ olmuş, derken kastım tam da budur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Böylesi hayatlardan dinlenilen dersler elmas kıymetindedir. Kur&#8217;an&#8217;ı gerçek manasıyla anlayabilecek, onun anlam dünyasının derinliklerine inebilecek kimseler de ancak böylesi kişiler olabilirler. Zira Kur&#8217;an yaşanmış bir hayata paralel olarak nazil olmuştur. Bu bakımdan ona, özellikle de ondaki kıssalara hakiki manada nüfuz edebilecek kişiler de nüzul döneminde muhatapları tarafından yaşanan hayata benzer bir hayat yaşayanlar olabileceklerdir. Bu hususu Kur&#8217;an kıssalarına dair yazmayı düşündüğüm ayrı bir yazı serisinde ele alacağım inşallah.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Geri dönecek olursak işte Risale-i Nurlardaki böylesi bölümlerin yer yer hatırlanmasına ve nispeten açılıp şerh edilmesine ihtiyaç vardır. Zira hayat, özellikle de irşat-tebliğ vazifesiyle iştigal eden kimselerin hayatı tekdüze bir şekilde gitmeyecektir. Yolda birtakım zorluklarla, musibetlerle ve imtihanlarla sınanmak her zaman mukadderdir. İşte bu tür mukadder sınanma mevsimlerinde insan daha evvel bu yoldan geçmiş ve bir deniz feneri misali her açıdan rehberlik vazifesi görmüş kimselerin tecrübelerine ihtiyaç duyacaktır. O tecrübelerden birisi de Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin başlığıyla kendisine telmihte bulunduğum ve Üstadın Kastamonu Lahikasında ihtiyaca binaen talebelerine aktardığı son derece önemli ve kıymetli anekdottur. İlgili anekdot şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;">(Ehemmiyetlidir)</p>
<div class="penci-pullqoute align-none">
<blockquote><p>&#8220;Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını ta&#8217;dil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir. Bundan kırk-elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (Rahmetullahi Aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum. O merhum kardeşim, evliya-i azîmeden olan Hazret-i Ziyaeddin&#8217;in (kuddise sırruhu) has müridi idi. Ehl-i tarîkatça mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: &#8220;Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u a&#8217;zam gibi her şeye ıttılaı var.&#8221; Beni, onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti. Ben de o kardeşime dedim ki: &#8220;Sen mübalağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u a&#8217;zam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin&#8217;i seversin; yani o ünvan ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa ve hakikati görünse, senin muhabbetin ya zail olur veyahut dörtte birisine iner. Fakat ben o zât-ı mübareği senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü sünnet-i seniyye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bilakis daha ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin&#8217;i, sen de hayalî bir Ziyaeddin&#8217;i seversin.&#8221; Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti. Ey Risale-i Nur&#8217;un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez. Fakat sizin gibi hakikatbîn zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurat ile âlûde mahiyetim, benden kaçmağa bir vesile olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız&#8230;Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.&#8221;</p></blockquote>
</div>
<p>Evvela Molla Abdullah ile Şeyh Ziyaeddin hakkında kısa malumat vermek icap eder. Molla Abdullah malum olduğu üzere Üstadın ağabeyidir. Üstadın Risalelerde kendisinden sitayişle bahsettiği ve genç yaşta vefat eden Abdurrahman&#8217;ın da babasıdır. Molla Abdullah bu pasajda da geçtiği üzere insaflı ve hakperest bir insandır. Nitekim Tarihçe&#8217;de de geçtiği üzere Üstadın ilminin büyüklüğü karşısında kendisi hoca olduğu ve Üstat da kendisinden küçük olduğu halde ondan ders almaya başlamıştır. Molla Abdullah 1914 yılında vefat etmiş olup kabri Nurs köyünde anne ve babasının kabriyle yan yanadır. Şeyh Ziyaeddin ise &#8220;Seyda&#8221; namıyla meşhur ve doğuda Norşin merkezli olarak medrese ilim ve irfan hayatını yeniden canlandıran Abdurrahman-ı Tâğî&#8217;nin oğludur. Üstat Risalelerde Seyda&#8217;dan da bir kaç yerde bahsetmektedir. Misal olarak Emirdağ Lahikasında &#8220;Hem o nahiyemiz olan Hizan Kazası&#8217;na tâbi Isparta&#8217;da, birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman&#8230;&#8221; demiştir. İşte Şeyh Ziyaeddin babasından sonra bu vazifeyi devam ettirmiş, Üstadın ağabeyi Molla Abdullah&#8217;a hocalık etmiş, Molla Abdullah da kendisinden icazet almıştır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu kısa malumattan sonra bahse geri dönecek olursak; Üstat ile ağabeyi arasında geçen bu kısa diyalogu Üstat çok önemsemiş ve bu diyalog çok önemli bir dersi ihtiva etmiş olmalıdır ki Üstat on yıllar sonra bile unutmamış ve başına da &#8220;ehemmiyetlidir&#8221; kaydı düşerek Risale-i Nur talebelerine anlatma gereği duymuştur. Zira bu pasajda sevgi ve muhabbet sahih bir zemine oturtulmaktadır. Normalde Üstadın da dediği gibi muhabbetin şe&#8217;ni ifrattır. Seven sevdiğine büyük makamlar vermek ister. Esasen cemaat ve tarikat gibi yapılanmalar şeyhe, hocaya, mürşide böylesi büyük makamlar verme ya da onlarda büyük makamlar tevehhüm ve tahayyül etme ve bu verme, tevehhüm ve tahayyül üzerine de muhabbeti bina etme üzerine kuruludur ya da buna çok müsait yapılanmalardır. İşte Üstat bu noktada devreye girip hocaya, şeyhe, mürşide vs. duyulan muhabbetin üzerine oturacağı sahih zeminin ne olduğunu bize anlatmaktadır. O sahih zemin de muhabbeti bu zatların dine yaptıkları hizmet üzerine bina etmektir. Böyle bir zemin üzerine oturtulan muhabbet hem daha halis olacaktır. Zira muhatabında makam tevehhümü gibi herhangi bir şey ve karşılık üzerine bina edilmemektedir. Hem daha sağlam olacaktır. Zira makam hususunda aksi yönde gerçekleşecek vehimler karşısında sarsılmamaktadır. Hem daha doğru olacaktır. Zira sevilen kişiye haddinden fazla makam vermek en başta ona karşı bir yanlış olmaktadır.</p>
<p>Yıllar evvel &#8220;Bediüzzaman&#8217;ın Urfa Günleri&#8221; adlı bir kitapta Üstadı görmüş ve ona çok büyük muhabbeti olan birisinin anlattığı bir anekdota denk gelmiştim. Malum olduğu üzere Üstat talebeleriyle olan bazı hatıratlarında mezarının bilinmeyeceğinden, Emirdağ Lahikasında da bilinmemesi gerektiğinden bahseder. Lakin Üstat 23 Mart 1960&#8217;da Urfa&#8217;da vefat edince talebeleri naaşını Halilürrahman Camisinin avlusuna defnederler. Böylece Üstadın mezarı herkes tarafından bilinmiş olur. İşte anekdotun sahibi bu vakıayı anlatır ve mezarının bilinmesi karşısında Üstada olan muhabbetinin büyük oranda zail olduğunu söyler. Zira Üstat mezarının bilinmeyeceğini söylemiş ama şimdi mezarı herkes tarafından bilinmiştir! İki ay sonra 27 Mayıs 1960 darbesi olur. Askerler Üstadın naaşını alıp bilinmeyen bir yere götürür ve defnederler. Üstadın mezarı artık bilinmemektedir! Anekdot sahibi bu hadise üzerine Üstada olan muhabbetinin zail oluşuyla alakalı daha evvel söylediği şeylerden pişman olur. Bu anekdot okuduğum ilk günden beri genel hatlarıyla aklımdadır. Ve okuduğum ilk günden beri onu hep bu yazıda alıntıladığım pasajda anlatılan hususla beraber düşünürüm. Burada muhabbet çürük esaslar üzerine bina edilmiştir. Ve aksi yöndeki küçük bir emare karşısında hemen yok oluvermiştir. Zira çürük ve yıkılacak esaslar üzerine bina edilen bir muhabbet, aksi yöndeki en küçük bir şüphe karşısında yok olacaktır. Şu halde her şeyde olduğu gibi muhabbet hususunda da ifrattan ve tefritten kaçınmalıdır. Sevilene haddinden fazla makam verip öyle muhabbet etmektense, dine hizmet yolundaki çabasından hareketle kendisine muhabbeti bağlamak her zaman daha eslemdir. Zira makamdan hareketle ifrat şeklinde bağlanan bir muhabbet, tersi istikamette ifrat şeklinde bir adaveti de potansiyel olarak bünyesinde barındırmaktadır. Hasılı Risaleden burada alıntıladığım kısa diyalogun genel olarak bize ifade ettiği o mühim ders şudur ki; makama bağlanan ya da başka bir ifadeyle muhatapta bir makam tahayyülü ve tevehhümüyle muhataba yöneltilen sevgi ve muhabbet, aksi yönde gelişecek en küçük bir vehim karşısında zail olmaya mahkumdur. Öyleyse muhabbet en çetin imtihanlar karşısında bile sarsılmayacak sahih bir zemine oturtulmalıdır. O da muhatabı makamı-mevkisi ne olursa olsun, dine yaptığı hizmetlere binaen sevmektir.</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/">Risale-i Nur&#8217;dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-2-hakiki-ziyaeddin-hayali-ziyaeddin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1744</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur’dan Dersler (1): Musibet-i Diniyye</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jun 2025 21:29:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet-i Diniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1591</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilindiği gibi Risale-i Nur Külliyatı Bediüzzaman Said Nursî Hz.lerinin eserlerine verilen bir isimdir. Takriben 1926 senesinde yazılmaya -Eski Said döneminde yazılanlar bahsimizin haricindedir- başlanmış olan bu eserlerin yazım süreci 1950’li&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/">Risale-i Nur’dan Dersler (1): Musibet-i Diniyye</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">
<p style="font-weight: 400;">Bilindiği gibi Risale-i Nur Külliyatı Bediüzzaman Said Nursî Hz.lerinin eserlerine verilen bir isimdir. Takriben 1926 senesinde yazılmaya -Eski Said döneminde yazılanlar bahsimizin haricindedir- başlanmış olan bu eserlerin yazım süreci 1950’li yıllara kadar devam etmiştir. Genel olarak iman hakikatlerini işleyen bu eserlerin amacı imanı taklit düzeyinden tahkik seviyesine yükseltmektir. Risale-i Nurlar ulûm-u islamiyye alanında yazılmış eserler olmakla beraber bu eserleri tefsir, hadis, kelam, fıkıh, usûl vs. gibi ulûm-u islamiyyenin herhangi bir alanıyla sınırlamak doğru değildir. Gerçi Üstat Nurların birçok yerinde bu eserleri “Kur’an Tefsiri” şeklinde isimlendirmektedir. Fakat eserlerin “tefsir” olarak adlandırılması, Nurların kelimenin terminolojik manasıyla bir tefsir kitabı oldukları manasına gelmeyip Üstat da bunu kastetmemektedir. Aksine Nurlar için “Kur’an Tefsiri” denirken bu ifadeyle onların kelimenin dilsel manasıyla bir tefsir oldukları kastedilmektedir. Nitekim kelam, fıkıh vs. gibi ilimler de kelimenin dilsel anlamıyla birer Kur’an tefsiridirler. Zira mesela kelam itikatla, Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarıyla ilgili ayetlere yönelik bir tefsir, fıkıh da ahkam ayetlerine yönelik bir tefsirdir. Aynı şey diğer ilimler için de söz konusu edilebilir. Risale-i Nurlara -daha çok imanî mevzuları içermesi ve iman etrafında tahşidat yapması cihetiyle kelam ilmine daha yakın olması mahfuz- bütün çeşitleri ve izmleriyle modernitenin ve Rönesansla başlayıp Aydınlanma çağı ve sonrasında zirveye çıkan dine ve ulûhiyet inancına aykırı felsefenin batı dünyası başta olmak üzere doğu toplumlarını da kasıp kavurduğu vegenel anlamda Dinin, özel anlamıyla da -Üstadın ifadesiyle- Kur’an’ın etrafındaki surların yıkıldığı 20. Asır ve sonrasında bir Müslümanın başta dine, dünyaya, hayata, Kur’an’a, Sünnet’e, selef-i salihine, geleneğe ve sonrasında da bilumum ulûm-u islamiyyeye karşı bakışını sahih bir şekilde belirleyen ve sahih bir konuma oturtan bir İslamî disiplinler mecmuası nazarıyla bakılabilir. Bu husus, üzerinde durulabilecek önemli bir husus olmakla beraber biz şimdilik bu kadarla iktifa ederek ve nasıl bir yol takip edeceğimizi de kısaca anlatarak asıl mevzumuza intikal edeceğiz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sütunlarda Risale-i Nur Külliyatından herhangi bir eserin başından başlayarak onu şerh etmek yerine bazen genel anlamda Risale-i Nur ve Üstada yönelik fikirler, bazen Lahikalardaki bir mektup, bazen herhangi bir eserden bir paragraf ya da bir cümle alıp onun etrafında bazı düşünceler serdetme niyetindeyiz. Tabi söyleyeceğimiz şeyler de şüphesiz kendi idrakimiz ölçüsünde olacaktır. Üstadın da dediği gibi “Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği miktar ona yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” Şimdi üzerinde durmayı düşündüğümüz mevzuya geçebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Musibet-i Diniyye</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">
<div class="penci-pullqoute align-none">
<blockquote><p>“Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyyeden her vakit dergâh-i ilahiyyeye iltica edip feryat etmek gerektir.”</p></blockquote>
</div>
<p style="font-weight: 400;">Bu cümle Lem’alarda (2. Lem’a), Hz. Eyyub’un (as.) kıssasının anlatıldığı yerde geçmektedir. Üstat konuya Hz. Eyyub’un başına gelen musibetlere ve bu musibetler karşısında Hz. Eyyub’un gösterdiği tavra ve yaptığı  <strong>رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ</strong>  “Ya Rabbi! Bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiyâ Suresi, 83. Ayet) şeklindeki duaya değinerek başlar. Daha sonra Hz. Eyyub’un başına gelen zahirî musibetlerle, günahlar neticesinde bizim başımıza gelen batınî musibetler arasında bir mukayese yaparak, iç dışa dış içe bir çevrilsek ondan çok daha yaralı olduğumuzu göreceğimizi, dolayısıyla yapılan o duaya asıl bizim ihtiyacımızın olduğunu belirtir. Daha sonra da devamla başa gelen musibetler karşısında şikâyete hakkımızın olmadığını, insan eğer sabır kuvvetini dağıtmazsa o kuvvetin her türlü musibete kâfi geldiğini, musibetlerin aynı zamanda günahlara kefaret olup onları sildiğini, sonra dini olmayan musibetlerin hakikat nokta-i nazarında musibet olmadıklarını, aksine bir kısmının Rahmanî bir ihtar olup nasıl ki bir çobanın başkasının tarlasına giren koyunlarına taş atıp, onların da atılan o taşın kendilerini zararlı işten kurtarmak için bir ihtar olduğunu anlayıp memnunane dönmeleri gibi insanın başına gelen musibetlerin hikmetlerinden bir tanesinin de bu olduğunu ifade eder. Ve asıl musibetin ise dine gelen musibet (musibet-i diniyye) olduğunu, musibet-i diniyyeden de her vakit dergâh-ı ilahiyyeye iltica edilmesi gerektiğini salıklar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şimdi burada durup şöyle bir soru soralım ve devam edelim: Dine gelen musibet (musibet-i diniyye) ne demektir? Üstadın bu ifadeden kastı nedir?</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstadın ilgili yerdeki izah ve açıklamalarına bakmaksızın mücerret olarak bu ifade üzerinde düşünüldüğünde bu ifadeyle “dinin bizatihi kendisine gelen musibet”in kastedildiği zannedilebilir. Nitekim bu ifadeyi bugün bu manada anlayan kişi sayısı da az değildir. Lakin Üstadın ilgili yerdeki açıklamalarına ve bu mesele etrafında yazılıp çizilenlere, yapılan izahlara bakıldığında genelde dine gelen musibetle <em>kişinin şahsî dinî yaşantısıyla ilgili musibet</em>in kastedildiği görülür. Yani musibet-i diniyye kişinin imanî meselelerle alakalı zihnine gelen herhangi bir şüphe, heva ve hevesine tabi olup Allah’ı unutması, haram-helal hassasiyeti taşımaması, mükellef kılındığı ibadetleri yapmaması gibi daha çok kişinin şahsî dinî yaşantısı etrafında örgülenen hususlarla izah edilmektedir. Nurlarda, 2. Lem’a’nın bizatihi kendisinde de bu yorumu destekleyecek cümleler bulmak mümkündür. Nitekim 2. Lem’a’nın başında Üstad bizim halimizin Hz. Eyyûb’un başına gelen zahirî musibetlerden çok daha kötü olduğunu, işlediğimiz her bir günahın kalp ve ruhumuzda yaralar açtığını, iç dünyamız itibariyle Hz. Eyyûb’un zahirî vaziyetinden çok daha kötü bir vaziyette bulunduğumuzu, her bir günahın küfre yol açtığını ve o duaya asıl bizim ihtiyacımızın olduğunu vurgularken esasen kişinin asıl önemsemesi gereken şeyin başına gelen dünyevî musibetler değil, musibet-i diniyye, yani dinî yaşantısına gelen musibetler olması gerektiğini ifade eder. Yine 2. Lem’a’nın sonlarındaki “Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri -fakat <em>musibet dine dokunmamak</em> şartıyla- bahtiyar gördüğümden hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor” şeklindeki ifadeye bakıldığında da musibet-i diniyye ibaresiyle kişinin şahsî dinî yaşantısıyla alakalı musibetin kastedildiği anlaşılır. Ayrıca hadis kitaplarında musibet ve sabırla ilgili hadislerin şerhinde ulema genellikle musibeti dini ve dünyevi musibet şeklinde ikiye ayırmış ve dini musibeti de bu şekilde açıklamıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki musibet-i diniyye ifadesi başka türlü de anlaşılamaz mı? Üstadın ilgili yerdeki ifadelerinin siyakından bu ifadeyle kişinin şahsi dini yaşantısına gelen musibetlerin kastedildiği anlaşılmakla beraber bu ifadeye -Üstadın buradaki kastından bağımsız ve başka yerdeki ifadelerinden hareketle- bugün başka bir mana daha yüklemek mümkündür. Şöyle ki; 14 asırlık İslam tarihinde İslam hiçbir asırda bu asırda olduğu kadar müntesiplerinin vefasızlığına ve düşmanlarının da cefasına maruz kalmamıştır. Evet, düşmanın cefası müsellem olmakla beraber burada asıl önemli olan müntesiplerinin vefasızlığı, hatta bu müntesiplerin İslam’ın aydınlık çehresini kirletmenin baş müsebbibi olmalarıdır. Dünyanın İslam’a, İslam’ın da kendisini hakkıyla temsil edecek Müslümanlara ihtiyaç duyduğu böyle bir zaman diliminde Müslümanların bırakalım İslam’ı hakkıyla temsil etmeleri, İslam’ın yanlış tanınıp bilinmesinde başrolü oynadıkları bir gerçektir. Evet, maalesef bugün bütün bir Müslüman coğrafya cehaletle, fakirlikle, tefrikayla, zulümle, ihtilaslarla, irtikaplarla, savaşlarla, sefaletle, terörle ve İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan daha bir sürü olumsuz şeylerle beraber anılmaktadır. Şüphesiz bu durum müntesipleri tarafından İslam’ın başına getirilmiş en büyük musibettir. Çünkü ilki kişinin şahsi dini yaşantısını ilgilendirirken bu ise dinin bizatihi kendisini, yani İslam’ı ilgilendirmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonuç olarak musibet-i diniyye kavramından iki şeyin anlaşılması mümkündür. İlki bu kavramla asıl kastedilen anlam olan kişinin, zihnine gelen bir şüphe, heva ve hevesine tabi olma, ahireti unutup dünyaya dalma vs. gibi şahsi dini yaşantısıyla ilgili musibetlerdir. İkincisi ise müntesiplerinin yanlış hareket ve tutumlarından ötürü İslam’ın aydınlık çehresinin kirletilmesiyle, yani bizatihi dinin kendisiyle ilgili musibettir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mevzumuzu Üstadın bir müminin derdi ve ızdırabının ne olması gerektiğini bize ifade eden ve dinin bizatihi kendisine gelen musibetle de bir ölçüde alakalı olan şu cümleleriyle bitirelim:</p>
<p style="font-weight: 400;">“Bana ızdırap veren yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi, onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını emen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse iman kalesi tehlikededir. İşte benim yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selamette kalsa!” (Tarihçe-i Hayat)</p>
</div>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/">Risale-i Nur’dan Dersler (1): Musibet-i Diniyye</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/risale-i-nurdan-dersler-1-musibet-i-diniyye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1591</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Düşünce ve Davranışlarımızın Belirleyicisi Olarak Allah Tasavvuru</title>
		<link>https://inkisafplatformu.com/dusunce-ve-davranislarimizin-belirleyicisi-olarak-allah-tasavvuru/</link>
					<comments>https://inkisafplatformu.com/dusunce-ve-davranislarimizin-belirleyicisi-olarak-allah-tasavvuru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Jun 2025 22:03:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Tasavvuru]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İnkişaf Düşünce Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://inkisafplatformu.com/?p=1211</guid>

					<description><![CDATA[<p>            Kur&#8217;an&#8217;daki en temel gayelerden birisi de Allah tasavvurunu sahih bir zemine oturtmaktır. Kur&#8217;an evvela kâinatın Yaratıcısını isim ve sıfatlarıyla bize bildirir. Buna göre Yaratıcı her şeyi bilendir, her şeye&#8230;</p>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/dusunce-ve-davranislarimizin-belirleyicisi-olarak-allah-tasavvuru/">Düşünce ve Davranışlarımızın Belirleyicisi Olarak Allah Tasavvuru</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">
<p style="font-weight: 400;">            Kur&#8217;an&#8217;daki en temel gayelerden birisi de Allah tasavvurunu sahih bir zemine oturtmaktır. Kur&#8217;an evvela kâinatın Yaratıcısını isim ve sıfatlarıyla bize bildirir. Buna göre Yaratıcı her şeyi bilendir, her şeye kadirdir, her şeyi görendir, her şeyi işitendir, kullarına karşı çok merhametlidir, kullarına zulmetmeyendir, mülkün esas sahibi olandır, bu dünyayı bir imtihan meydanı olarak yaratmıştır, insanı da bir kul olarak yaratmış ve kulluğunu yerine getirip getirmediğini ortaya çıkarmak için de imtihan etmek üzere bu dünyaya göndermiştir, insanı irade sahibi, hayrı da şerri de tercih edebilecek donanımda bir varlık kılmıştır, işlediği amellere ve tercihine göre de ona ya mükafat, ya ceza verecektir. Başından sonuna kadar Kur&#8217;an&#8217;ın birçok yerinde Allah&#8217;a dair bu tür nitelikler ve anlatımlar bulmak mümkündür. Zira tevhit en temel gayedir. Tevhit hem varlık hem isim ve sıfatlar açısından tekliği ifade eder. Allah varlığında tek olduğu gibi isim ve sıfatlarında da tektir. Bazı isim ve sıfatların mahlukatta da görülmesi lafzî bir müştereklik ve benzerlikten öte bir anlam taşımaz. Nitekim Allah&#8217;ın görmesi ile kulun görmesi aynı değildir. Aynı şey sair sıfatlar için de geçerlidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Sâniyen Kur&#8217;an Allah&#8217;a dair bu tasavvuru insanın kalbinde ve aklında iyice yerleştirecek bir takım ibâdî pratikler belirlemiştir. Nitekim bir mümin için Allah tasavvuru, ibadetlere dair pratikleri yerine getirmesindeki devamlılığı, ihlası ve bu pratiklerin miktarına göre şekillenir. Bunlar bir mümindeki Allah tasavvurunu besleyen ve takviye eden en önemli dinamiklerdir. Esasen ibadetlerin var olmasındaki temel hikmetlerden birisi de budur. Zira mücerret bir iman, Allah tasavvurunu iyice yerleştirmek, beslemek ve güçlendirmek için yeterli değildir. Bu sebepten kaynaklı olarak Kur&#8217;an&#8217;da imandan bahsedilen çoğu yerde, peşinden hemen salih amel zikredilmektedir. İbadetler de salih amel kategorisine dahildirler. Ayrıca dinin her mümin için yapılması gereken asgari ibadetleri belirlemesinin yanında bir de nafile ibadetleri tavsiye ve teşvik etmesinin hikmetlerinden birisinin de Allah tasavvurunu takviye etmek olması kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Birçok mesele nihai noktada nasıl bir Allah tasavvuruna sahip olduğumuza göre şekillenmektedir. Nasıl bir Allah tasavvurumuz varsa ona göre fikir yürütüyoruz ve düşüncelere sahip oluyoruz. Mesela kötülük problemi böyledir. Bu probleme göre insan, iyi ve her şeye gücü yeten bir Tanrının varlığı ile dünyadaki kötülüklerin varlığını bağdaştıramamaktadır. Bu problemin temelinde, iyi ve kadir bir Tanrının var olması durumunda bu Tanrının kötülükler karşısında dünyaya her an müdahale etmesi gerektiği kabulü yatmaktadır. Tanrı buna müdahale etmiyor ve kötülüğü önlemiyorsa ya iyi değildir ya kadir değildir ya da yoktur. Görüldüğü üzere burada mesele yanlış bir Allah tasavvuru üzerine bina edilmektedir. Buna göre Allah insanların iradesini devre dışı bırakacak şekilde insanların kötü fiillerine sürekli müdahalede etmelidir, etmiyorsa Kendisi hakkında az önce zikredilen ihtimaller söz konusu olacaktır. Bu düşünce; insanı imtihan için bu dünyaya gönderen, ona irade verip iyi ve kötü fiillerinin karşılığını ahirette vereceğini söyleyen bir Tanrı anlayışını göz ardı eden, Yaratıcının iyi ve merhametli oluşunu da bu dünyadaki icraatın ve fiiliyatın zahiri açısından okuyan bir düşüncedir. Kanaatimizce de bu problemin üstesinden ancak evvela sahih bir Allah tasavvuruna sahip olmak, sonra da bu Allah tasavvurunu namaz, dua, zikir gibi ibâdî pratiklerle sürekli bir şekilde takviye etmekle gelinebilir. Aynı şey maruz kılınan musibetlerin üstesinden gelebilmek için de geçerlidir. İnsan her şeyden evvel kul olduğunu ve kulluk için buraya gönderildiğini bilmeli, her an Allah&#8217;ın kendisini açlık, korku, canlardan ve mallardan eksilme gibi türlü türlü imtihanlarla sınayacağı şuurunda olmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Kur&#8217;an&#8217;a ve üslubuna dair bakış açımızın niteliğinde de sahip olduğumuz Allah tasavvurunun etkisi vardır. Bundan birkaç ay önce Prof. Dr. Mustafa Öztürk&#8217;ün Kur&#8217;an&#8217;da Allah&#8217;ın kimi Mekkeli müşriklere tevcih ettiği bazı ifadelerden hareketle Kur&#8217;an&#8217;ın üslubuna, bu üslubun Allah&#8217;ın üslubu olamayacağına dair söylediği şeyler de, Ali Bulaç&#8217;ın bu hususta serdettiği tahlillerin yanında, temelinde esasen Allah tasavvuruna dair çarpıklıktan kaynaklanmaktadır. Bu düşüncelerin arka planında Allah hakkında antropomorfik bir yaklaşım yatmaktadır. Yani Allah hakkında tamamen insan biçimci bir tasavvur esas alınmış, Allah&#8217;ın üslubu, insanın, daha doğrusu modern insanın düşünüş ve konuşma biçimi üzerinden değerlendirilmiş ve ilgili üslup Allah&#8217;a yakıştırılamamıştır!</p>
<p style="font-weight: 400;">            Bediüzzaman bütün zamanlarda bütün insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını temini için nazil olan Kur&#8217;an&#8217;ın; harikulade haiz olduğu kapsamlılık ve genişlikle beraber insanların muhtelif tabakalarının hissiyatını gözetmesinin ve okşamasının, özellikle de en büyük tabakayı teşkil eden avamın kavrayışını esas alıp tevcih-i hitap esnasında onların anlayış seviyesine inmesinin; Kur&#8217;an&#8217;ın mükemmel belâgatına açık bir delil olduğu halde hasta olan nefislerin dalaletine sebep olduğunu söyler. Üstat Kur&#8217;an&#8217;ın bu üslubu benimsemesinin sebebi olarak da zamanların ihtiyaçlarının farklı farklı olduğunu, insanların fikirce, hisce ve zekaca bir olmadıklarını, Kur&#8217;an&#8217;ın ise mürşit olduğunu, irşadın ise umumi olması gerektiğini söyler. Devamında da <em>muhatabın</em> hissine ve kavrayışına uygun olan bir üslubun mizan ve terazisiyle <em>üslup sahibine</em> bakan kişinin elbette dalalete düşeceğini ifade eder. Görüldüğü üzere Kur&#8217;an&#8217;ın üslubu etrafındaki kabul ve düşüncelerin de temelinde, sahip olunan Allah tasavvuru yatmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Kötülük meselesi, Kur&#8217;an&#8217;ın üslubu vs. gibi birçok mesele etrafındaki kabuller/düşünceler, her şeyden önce Allah hakkındaki tasavvura göre şekilleniyor dedik. Allah hakkında sahih ya da çarpık bir tasavvurun oluşmasında kalbin önemi bir rolü vardır. Günümüz insanının en çok ihmal ettiği şeylerin başında kalp gelmektedir. Kalpteki nurun asgari şartı olan düzenli bir ibadet ve duayla takviye edilmeyen mücerret bir aklın, diğer bir ifadeyle nazarîlikten mütealliğe/nuraniliğe intikal etmeyen bir aklın bazı açmazlar karşısında savrulması her zaman mukadderdir. Zira akıl çerağını kalpten alır. Kalpten istimdat etmeyen bir akıl, her zaman için tıkanabilir. Allah&#8217;ı anmak düşüncenin ve problemlerin önündeki tıkanıklıkları açar.</p>
<p style="font-weight: 400;">            İnançlı her insanın olduğu gibi ilim erbabının da önündeki en büyük handikaplardan birisi budur. Düzenli/sürekli bir ibadet ve dua hayatı ile ilmî hayatın birlikteliği, adeta çelişik şeylerin birlikteliği gibi muhal görülüyor. Bu çarpık bakış ya da düşünüş, modern dönemin hastalıklarından birisi. Herkesten bir sûfî ölçüsünde dinî bir yaşantı beklenemez elbette. Ama en azından namazda hassasiyet, namazın akabindeki tesbihatta hassasiyet, Kur&#8217;an okumada hassasiyet, duada hassasiyet gibi asgari bir dinî yaşantı olmalıdır. Bunlar olmadığı takdirde birtakım açmazlar karşısında ifrat-tefrite savrulmak her zaman olasıdır. İşin daha da kötü yanı, kalp ile desteklenmeyen bir akıl, savrulduğu çarpık düşünceleri kendince aklî düzlemde kabul edilebilir, güzel ve doğru bulunabilir ve savunulabilir kılma potansiyeline de sahiptir. Bu açıdan aklı kalp ile nurlandırmak, böylece daha ileriye uçmasına imkân sağlamak elzemdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Hasılı bir mümin için ister duygu ve düşünce bakımından olsun, ister maddi hadiseler bakımından olsun, maruz kalınan soyut-somut problemlerin üstesinden gelebilmek için evvela sahih bir Allah tasavvuruna sahip olmak, saniyen de bu sahih tasavvuru ibadetlerle sürekli bir şekilde beslemek ve takviye etmek hayatî önem arz eden bir meseledir. İbadetlerle takviye edilmeyen bir Allah tasavvurunun problemler karşısında yetersiz kalması ve farklı problemlere de yol açması her zaman mukadderdir. Sonra, Allah insana akıl ve kalp olmak üzere insanın hem maddi hem manevi hayatı için olmazsa olmaz olan ve insanları sair bütün canlılardan ayıran iki temel dinamik vermiştir. Kişi yalnızca birini esas alıp diğerini ihmal etmektense, her ikisini de işlemeyi esas almalıdır. Akıldaki nazarîliği nuranîlikle cilalamalı, kalpteki nuraniliği de nazarîlikle perçinlemelidir.</p>
</div>
<p><a href="https://inkisafplatformu.com/dusunce-ve-davranislarimizin-belirleyicisi-olarak-allah-tasavvuru/">Düşünce ve Davranışlarımızın Belirleyicisi Olarak Allah Tasavvuru</a> yazısı ilk önce <a href="https://inkisafplatformu.com">İnkişaf D&uuml;ş&uuml;nce Platformu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://inkisafplatformu.com/dusunce-ve-davranislarimizin-belirleyicisi-olarak-allah-tasavvuru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1211</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
