Anasayfa » Risale-i Nur’dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin

Risale-i Nur’dan Dersler (2): Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin

Yazar: Ahmet Demir

Risale-i Nurlarda hem hayata, hem her türden insani ilişkilere, hem de cemaat şeklindeki oluşumlara dair çok önemli ve kıymetli dersler ihtiva eden, bazen bir cümle çapında, bazen de bir pasaj ölçüsünde bölümler mevcuttur. Risale-i Nurlar, Cenâb-ı Hakk’ın farklı esmasının tecellilerine meclâ olmuş yaşanmış bir hayattan süzülüp meydana gelen nadir eserler olmaları hasebiyle esasen böylesi bölümler daha bir ehemmiyet kazanmaktadır. Zira bütünüyle yaşanmış bir hayattan aktarılan tecrübeler, yaşanmamış bir hayattan aktarılan tecrübelere göre dinlenmeye ve dikkate alınmaya daha layıktırlar. Bediüzzaman gençlik döneminde toplum içerisinde şöhretli bir konum elde etmiş, sonraki döneminde ise sürgün, hapis, tecrit gibi kendi ifadesiyle zahirde birçok musibete maruz kalmıştır. Yeri gelmiş idamla yargılanmış, yeri gelmiş defalarca zehirlenmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın farklı esmasına meclâ olmuş, derken kastım tam da budur.  Böylesi hayatlardan dinlenilen dersler elmas kıymetindedir. Kur’an’ı gerçek manasıyla anlayabilecek, onun anlam dünyasının derinliklerine inebilecek kimseler de ancak böylesi kişiler olabilirler. Zira Kur’an yaşanmış bir hayata paralel olarak nazil olmuştur. Bu bakımdan ona, özellikle de ondaki kıssalara hakiki manada nüfuz edebilecek kişiler de nüzul döneminde muhatapları tarafından yaşanan hayata benzer bir hayat yaşayanlar olabileceklerdir. Bu hususu Kur’an kıssalarına dair yazmayı düşündüğüm ayrı bir yazı serisinde ele alacağım inşallah. 

Geri dönecek olursak işte Risale-i Nurlardaki böylesi bölümlerin yer yer hatırlanmasına ve nispeten açılıp şerh edilmesine ihtiyaç vardır. Zira hayat, özellikle de irşat-tebliğ vazifesiyle iştigal eden kimselerin hayatı tekdüze bir şekilde gitmeyecektir. Yolda birtakım zorluklarla, musibetlerle ve imtihanlarla sınanmak her zaman mukadderdir. İşte bu tür mukadder sınanma mevsimlerinde insan daha evvel bu yoldan geçmiş ve bir deniz feneri misali her açıdan rehberlik vazifesi görmüş kimselerin tecrübelerine ihtiyaç duyacaktır. O tecrübelerden birisi de Hakiki Ziyaeddin-Hayalî Ziyaeddin başlığıyla kendisine telmihte bulunduğum ve Üstadın Kastamonu Lahikasında ihtiyaca binaen talebelerine aktardığı son derece önemli ve kıymetli anekdottur. İlgili anekdot şöyledir:

(Ehemmiyetlidir)

“Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını ta’dil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir. Bundan kırk-elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (Rahmetullahi Aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum. O merhum kardeşim, evliya-i azîmeden olan Hazret-i Ziyaeddin’in (kuddise sırruhu) has müridi idi. Ehl-i tarîkatça mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: “Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u a’zam gibi her şeye ıttılaı var.” Beni, onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti. Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübalağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u a’zam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin; yani o ünvan ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa ve hakikati görünse, senin muhabbetin ya zail olur veyahut dörtte birisine iner. Fakat ben o zât-ı mübareği senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü sünnet-i seniyye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bilakis daha ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.” Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti. Ey Risale-i Nur’un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez. Fakat sizin gibi hakikatbîn zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurat ile âlûde mahiyetim, benden kaçmağa bir vesile olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız…Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.”

Evvela Molla Abdullah ile Şeyh Ziyaeddin hakkında kısa malumat vermek icap eder. Molla Abdullah malum olduğu üzere Üstadın ağabeyidir. Üstadın Risalelerde kendisinden sitayişle bahsettiği ve genç yaşta vefat eden Abdurrahman’ın da babasıdır. Molla Abdullah bu pasajda da geçtiği üzere insaflı ve hakperest bir insandır. Nitekim Tarihçe’de de geçtiği üzere Üstadın ilminin büyüklüğü karşısında kendisi hoca olduğu ve Üstat da kendisinden küçük olduğu halde ondan ders almaya başlamıştır. Molla Abdullah 1914 yılında vefat etmiş olup kabri Nurs köyünde anne ve babasının kabriyle yan yanadır. Şeyh Ziyaeddin ise “Seyda” namıyla meşhur ve doğuda Norşin merkezli olarak medrese ilim ve irfan hayatını yeniden canlandıran Abdurrahman-ı Tâğî’nin oğludur. Üstat Risalelerde Seyda’dan da bir kaç yerde bahsetmektedir. Misal olarak Emirdağ Lahikasında “Hem o nahiyemiz olan Hizan Kazası’na tâbi Isparta’da, birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman…” demiştir. İşte Şeyh Ziyaeddin babasından sonra bu vazifeyi devam ettirmiş, Üstadın ağabeyi Molla Abdullah’a hocalık etmiş, Molla Abdullah da kendisinden icazet almıştır. 

Bu kısa malumattan sonra bahse geri dönecek olursak; Üstat ile ağabeyi arasında geçen bu kısa diyalogu Üstat çok önemsemiş ve bu diyalog çok önemli bir dersi ihtiva etmiş olmalıdır ki Üstat on yıllar sonra bile unutmamış ve başına da “ehemmiyetlidir” kaydı düşerek Risale-i Nur talebelerine anlatma gereği duymuştur. Zira bu pasajda sevgi ve muhabbet sahih bir zemine oturtulmaktadır. Normalde Üstadın da dediği gibi muhabbetin şe’ni ifrattır. Seven sevdiğine büyük makamlar vermek ister. Esasen cemaat ve tarikat gibi yapılanmalar şeyhe, hocaya, mürşide böylesi büyük makamlar verme ya da onlarda büyük makamlar tevehhüm ve tahayyül etme ve bu verme, tevehhüm ve tahayyül üzerine de muhabbeti bina etme üzerine kuruludur ya da buna çok müsait yapılanmalardır. İşte Üstat bu noktada devreye girip hocaya, şeyhe, mürşide vs. duyulan muhabbetin üzerine oturacağı sahih zeminin ne olduğunu bize anlatmaktadır. O sahih zemin de muhabbeti bu zatların dine yaptıkları hizmet üzerine bina etmektir. Böyle bir zemin üzerine oturtulan muhabbet hem daha halis olacaktır. Zira muhatabında makam tevehhümü gibi herhangi bir şey ve karşılık üzerine bina edilmemektedir. Hem daha sağlam olacaktır. Zira makam hususunda aksi yönde gerçekleşecek vehimler karşısında sarsılmamaktadır. Hem daha doğru olacaktır. Zira sevilen kişiye haddinden fazla makam vermek en başta ona karşı bir yanlış olmaktadır.

Yıllar evvel “Bediüzzaman’ın Urfa Günleri” adlı bir kitapta Üstadı görmüş ve ona çok büyük muhabbeti olan birisinin anlattığı bir anekdota denk gelmiştim. Malum olduğu üzere Üstat talebeleriyle olan bazı hatıratlarında mezarının bilinmeyeceğinden, Emirdağ Lahikasında da bilinmemesi gerektiğinden bahseder. Lakin Üstat 23 Mart 1960’da Urfa’da vefat edince talebeleri naaşını Halilürrahman Camisinin avlusuna defnederler. Böylece Üstadın mezarı herkes tarafından bilinmiş olur. İşte anekdotun sahibi bu vakıayı anlatır ve mezarının bilinmesi karşısında Üstada olan muhabbetinin büyük oranda zail olduğunu söyler. Zira Üstat mezarının bilinmeyeceğini söylemiş ama şimdi mezarı herkes tarafından bilinmiştir! İki ay sonra 27 Mayıs 1960 darbesi olur. Askerler Üstadın naaşını alıp bilinmeyen bir yere götürür ve defnederler. Üstadın mezarı artık bilinmemektedir! Anekdot sahibi bu hadise üzerine Üstada olan muhabbetinin zail oluşuyla alakalı daha evvel söylediği şeylerden pişman olur. Bu anekdot okuduğum ilk günden beri genel hatlarıyla aklımdadır. Ve okuduğum ilk günden beri onu hep bu yazıda alıntıladığım pasajda anlatılan hususla beraber düşünürüm. Burada muhabbet çürük esaslar üzerine bina edilmiştir. Ve aksi yöndeki küçük bir emare karşısında hemen yok oluvermiştir. Zira çürük ve yıkılacak esaslar üzerine bina edilen bir muhabbet, aksi yöndeki en küçük bir şüphe karşısında yok olacaktır. Şu halde her şeyde olduğu gibi muhabbet hususunda da ifrattan ve tefritten kaçınmalıdır. Sevilene haddinden fazla makam verip öyle muhabbet etmektense, dine hizmet yolundaki çabasından hareketle kendisine muhabbeti bağlamak her zaman daha eslemdir. Zira makamdan hareketle ifrat şeklinde bağlanan bir muhabbet, tersi istikamette ifrat şeklinde bir adaveti de potansiyel olarak bünyesinde barındırmaktadır. Hasılı Risaleden burada alıntıladığım kısa diyalogun genel olarak bize ifade ettiği o mühim ders şudur ki; makama bağlanan ya da başka bir ifadeyle muhatapta bir makam tahayyülü ve tevehhümüyle muhataba yöneltilen sevgi ve muhabbet, aksi yönde gelişecek en küçük bir vehim karşısında zail olmaya mahkumdur. Öyleyse muhabbet en çetin imtihanlar karşısında bile sarsılmayacak sahih bir zemine oturtulmalıdır. O da muhatabı makamı-mevkisi ne olursa olsun, dine yaptığı hizmetlere binaen sevmektir.

You may also like

Leave a Comment