Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye gerçekleştirdiği hicret, yalnızca coğrafî bir yer değişikliği veya baskı ve işkenceden kurtulma girişimi değildir. Bilakis bu hadise, davet döneminden devlet ve toplum inşası dönemine geçişi temsil eden stratejik bir dönüşüm sürecidir. Bu süreçte, daha önce benzeri görülmemiş medenî ve sosyal ilkeler üzerine kurulu yeni bir toplum modeli inşa edilmiş; Hz. Peygamber (s.a.v.), uyumlu, güçlü ve dayanışma içerisinde bir sosyal yapı oluşturmayı başarmıştır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’ye ulaştığında gerçekleştirdiği ilk faaliyetlerden biri mescidin inşası olmuştur. Bu tercih, mescidin yalnızca ibadet mekânı değil, aynı zamanda sosyal hayatın merkezi olarak tasarlandığını göstermektedir. Mescid; Müslümanların toplumsal meselelerini müzakere ettikleri bir meclis, yeni değerlerini öğrendikleri bir eğitim kurumu, anlaşmazlıkların çözüldüğü bir yargı merkezi ve ihtiyaç sahipleriyle yolcular için bir sığınak işlevi görmüştür.
Bu merkezî yapı sayesinde toplum içerisinde mutlak bir eşitlik anlayışı tesis edilmiş; zengin ile fakir, efendi ile köle aynı safta yer alarak cahiliye toplumundan miras kalan sınıfsal ayrımlar fiilen ortadan kaldırılmıştır.
Hicretin en önemli sosyal boyutlarından biri, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) muhacirlerle ensar arasında tesis ettiği kardeşlik uygulamasıdır (muâhât). Bu uygulama, Mekke’de mallarını ve yurtlarını terk etmek zorunda kalan muhacirlerle Medineli Müslümanlar arasında yalnızca duygusal bir dayanışma değil, karşılıklı hak ve sorumluluklar doğuran dinî ve toplumsal bir bağ oluşturmuştur. Hatta başlangıçta miras paylaşımına kadar uzanan bu uygulama, daha sonra miras hükümlerinin nazil olmasıyla kaldırılmıştır.¹
Ensar, fedakârlık konusunda tarihe örnek olacak bir tavır sergilemiştir. Bunun en meşhur örneklerinden biri, Sa‘d b. Rebî‘ ile Abdurrahman b. Avf arasında yaşanmıştır. Sa‘d b. Rebî‘, malının yarısını kardeşi Abdurrahman b. Avf’a teklif etmiş; ancak o, “Allah aileni ve malını bereketlendirsin; bana çarşının yolunu göster.” diyerek bu teklifi kabul etmemiştir.²
Bu uygulama, günümüz terminolojisiyle ifade edilecek olursa, mülteci krizinin demografik, ekonomik ve psikolojik boyutlarını izolasyon kampları oluşturmadan, doğrudan ev sahibi toplumun sosyal dokusuna entegre ederek çözüme kavuşturan örnek bir modeldir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine’de Müslümanlar, müşrikler ve Yahudilerden oluşan çok kültürlü bir toplumla karşılaşmıştır. Bu toplumsal yapının yönetilebilmesi amacıyla “Medine Vesikası” adı verilen tarihî belge hazırlanmıştır.
Bu vesika, insanlık tarihinin ilk yazılı şehir anayasalarından biri olarak kabul edilmektedir. Belgede, toplumsal ilişkiler yalnızca din temelli değil; ortak vatandaşlık, komşuluk ve karşılıklı sorumluluk ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Metinde, Yahudilerin dinlerinde serbest oldukları, Müslümanların da kendi dinlerini yaşayacakları ve bütün tarafların Medine’yi dış saldırılara karşı birlikte koruyacakları hükme bağlanmıştır.³
Bu yaklaşım, çoğulculuk, farklılıklara saygı ve toplumsal güvenlik ilkelerinin kurumsallaşmasını sağlamıştır.
İslâm öncesinde Yesrib toplumu, Evs ve Hazrec kabileleri arasında uzun yıllar süren iç savaşlar sebebiyle derin bir parçalanma yaşamaktaydı. Özellikle Buâs Savaşı, bu ayrışmanın zirve noktalarından biri olmuştur.
Hicret, bu sosyal kırılmayı ortadan kaldırarak soy ve kabile bağlarının yerine iman ve kardeşlik bağını yerleştirmiştir. Daha önce birbirleriyle savaşan topluluklar, “Ensar” kimliği altında birleşmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu durum şu şekilde ifade edilmektedir:
“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmandınız da O, kalplerinizi uzlaştırdı ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz.” (Âl-i İmrân, 3/103).
Bazı Yahudilerin Evs ve Hazrec arasındaki eski düşmanlıkları yeniden canlandırma girişimleri karşısında Hz. Peygamber (s.a.v.) derhal müdahale etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ben sizin aranızdayken hâlâ cahiliye davası mı güdüyorsunuz?”⁴
Bu müdahale, yeni kurulan toplumsal birliğin korunmasında önemli bir rol oynamıştır.
Muhacirlerin önemli bir kısmı ticaretle uğraşıyor ve Medine’nin tarım ekonomisine yabancı bulunuyordu. Ayrıca Mekke’deki sermayelerini de geride bırakmışlardı. Buna karşılık Medine’de tarımsal üretim ensarın elindeydi; ticaret ve pazar faaliyetlerinde ise Yahudiler etkiliydi.
Bu ekonomik dengesizliği gidermek amacıyla İslâm hukuku çerçevesinde ortak üretim modelleri (müzâraa ve müsâkāt) uygulanmış, ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanlar için faiz ve tekelleşmeden uzak bağımsız bir pazar kurmuştur. Böylece muhacirlerin ekonomik bağımsızlıkları korunmuş, sosyal onurları muhafaza edilmiş ve toplumun genel istikrarı sağlanmıştır.
Hicret sürecinde Müslüman kadınlar önemli görevler üstlenmişlerdir. Özellikle Esmâ bint Ebû Bekir (r.a.), Sevr Mağarası’nda bulunan Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) yiyecek ve haber ulaştırarak kritik bir lojistik destek sağlamıştır.⁵
Medine toplumunda kadınlar sosyal hayata aktif biçimde katılmışlardır. Yaralıların tedavisinde görev almış, istişare süreçlerine iştirak etmiş ve ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır. Rufeyde el-Eslemiyye (r.a.) mescid bünyesinde sağlık hizmetleri yürütmüş, Şifâ bint Abdullah (r.a.) ise çarşı denetimi görevini üstlenmiştir. Daha sonraki dönemde Hz. Ömer (r.a.) tarafından resmî olarak pazar denetimiyle görevlendirilmiştir.⁶
Bu gelişmeler, İslâm toplumunda kadının aktif sosyal katılımının tarihî temellerini ortaya koymaktadır.
Hicretin en önemli sosyal sonuçlarından biri de toplumun zayıf ve dezavantajlı kesimlerini koruyan bir sosyal güvenlik sisteminin oluşturulmasıdır. Bunun en belirgin örneği, mescidin arka kısmında barınan Ashâb-ı Suffe topluluğudur.
Hz. Peygamber (s.a.v.), onların ihtiyaçlarıyla bizzat ilgilenmiş, sahabeyi onları misafir etmeye teşvik etmiş ve kendi imkânlarını da onlarla paylaşmıştır. Ashâb-ı Suffe toplumdan dışlanmamış, aksine Kur’ân eğitimi alan seçkin bireyler hâline gelmiş ve zaman içerisinde üretken bireyler olarak topluma entegre olmuşlardır.⁷
Hicret, insan ve toplum merkezli kapsamlı bir medeniyet projesidir. Hz. Peygamber (s.a.v.), dinlerini korumak için yurtlarından ayrılan muhacirleri ve uzun yıllar birbirleriyle mücadele eden ensarı ortak bir ideal etrafında birleştirerek güçlü bir ümmet meydana getirmiştir.
Adalet, eşitlik, vatandaşlık bilinci ve sosyal dayanışma ilkeleri üzerine inşa edilen bu model, günümüzde de mülteci krizlerinin yönetimi, farklı etnik ve kültürel toplulukların bütünleştirilmesi ve barış içinde birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi bakımından insanlığa önemli bir örnek sunmaktadır.
Yazar: Cafer Aykut
Kaynakça
- Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân, 3/103.
- Sahih-i Buhari, “Bâbu İḫâʾi’n-Nebî beyne’l-Muhâcirîn ve’l-Ensâr”, hadis no: 3781.
- Siret-i İbn Hişam, Beyrut: Dârü’l-Ma‘rife, ilgili bölüm: “Ṣaḥîfetü’l-Medîne”.
- Tafsir Ibn Kathir, Âl-i İmrân 3/103 tefsiri.
- Sahih-i Buhari, Hicret bölümü.
- El-Tabaqatü’l Kübra, Beyrut: Dâr Sâdır.
- Hilyetu’l Evliya, “Zikrü Ehli’s-Suffe”.