İnsanlık tarihi, bir bakıma gücün tarihidir.
İnsan, tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren; hükmetmeye, yönlendirmeye, kontrol etmeye ve nüfuz alanını genişletmeye meyyal olmuştur.
Ne var ki bu yöneliş yalnızca askerî ya da siyasî alanlarla sınırlı kalmamıştır. Kimi zaman servetle, kimi zaman bilgiyle, kimi zaman teknoloji, medya veya hukuk üzerinden kurduğumuz nüfuzla, velhâsıl değişik yol ve yöntemlerle güç elde etmeye çalışırız. Hatta hakikati tanımlama ve muhataplarımıza neyin doğru olduğunu açıklama iddiası bile, zihniyet dünyamızda etkili bir tahakküm biçimi hâline gelebilmiştir.
Bu sebeple dünya sahnesinde ortaya çıkan büyük medeniyet havzalarında, o havzaların beyin yapıcıları, yalnızca gücün nasıl üretileceğine değil; aynı zamanda o gücün hangi sınırlar içerisinde tutulacağına da kafa yormuşlardır. İnsanlık tarihi dikkatle incelendiğinde dinlerin, hukuk sistemlerinin ve içtimai vicdanın aslında ortak bir soruya cevap aradığı görülür: İnsan, herhangi bir konuda güç ve hükümranlık sahibi olduğunda; kendisini nerede konumlandırmalı ve hangi sınırlarda kalmasını bilmelidir? Çünkü gerçek ahlâk çoğu zaman güçsüzlük anında değil, kudret anında ortaya çıkar. Bir insanın yahut bir medeniyetin karakteri, ulaşabildiği yerlere ne kadar nüfuz ettiğiyle değil; aşma imkânı var olduğu halde aşmamayı tercih ettiği hudutlarla anlaşılır.
İlk insanın dünya sahnesine gönderilmesinden bu yana insan sürekli imtihan edilmektedir. Bu imtihanın nasıl ve hangi araçlarla gerçekleşeceği de pek tabi Allah Teâlâ’nın takdirindedir. İnsan ne ile sınanacağını önceden bilemez; fakat vahyin rehberliğinde ve tarihi tekerrürlerin ışığında temel imtihan alanlarını fark edebilir. Kur’an’a göre insan; canla, malla, korkularla, açlıkla, yoksullukla, başa gelen türlü musibetlerle ya da düğer insanlardan gelen eza ve cefa ile sınandığı gibi mülk ve kudret ile de sınanmaktadır. (Bakara 2/155; Âl-i İmrân 3/186; Enbiyâ 21/35; Sâd 38/34.) Burada “başa gelen türlü musibetler” desek de aslında “musibet” kelimesi ifade etmek istediğimiz konuyu tam yansıtmamış olabilir. Çünkü Arapça kökenli musibet kelimesi, “başa gelen şey” anlamında daha geniş bir anlam katmanına sahiptir. Türkçeye ise biraz anlam daralmasıyla sadece olumsuz / şer anlamıyla intikal etmiştir. Dolayısıyla “türlü” musibetler derken, aslında olumlu-hayırlı ve olumuz- şerli olanları kastediyoruz ki âyet ve hadisler de bu boyuta işaret etmektedir. (Bkz. Enbiyâ 21/35 (hayır – şer); Müslim, “Zühd”, 64. (serrâʾ – darrâʾ).)
Bu bağlamda, çoğu zaman fark edilmeyen en ağır imtihan, insanın eline güç geçmesidir. Başta mutlak olarak hayırlı gibi algılanabilir ancak şükürle mukabele edilmediğinde şerre dönüşme potansiyeli mevcuttur. Çünkü güç, insana sınırlarını unutturma eğilimindedir.
İnsanlık, çok erken dönemlerden itibaren şu hakikati tecrübe etmiştir: Sınırlandırılmayan güç, bir müddet sonra koruyucu olmaktan çıkar; tahakküm üretmeye başlar. Kudret büyüdükçe, onun önüne ahlâkî bir hudut çekilmediğinde insanın içindeki sahip olma ve mutlaklaşma arzusu genişler; nihayetinde insan, kendi heveslerini temel ölçü haline getirmeye başlar.
Nitekim bir yünüyle tarih anlatıları gibi telakki edebileceğimiz Kur’ân kıssaları dikkatle incelendiğinde, helâke sürüklenen toplumların önemli bir kısmının servet ve kudret sebebiyle tuğyana düştüğü görülür. Âd Kavmi, Semûd Kavmi ve Firavun düzeni; sahip oldukları güç sebebiyle kendilerini sorgulanamaz görmüş, bu da onları zulme ve fesada sürüklemiştir. Çünkü insan çoğu zaman sahip olamadığında değil; sahip olduğunda bozulur. Güç, insana yalnızca imkân değil; aynı zamanda kendisini merkeze koyma hissi verir.
Bu noktada, bir hususa işaret etmek önemli görünmektedir. Kur’an’ın yaklaşımı, kategorik olarak, “gücü reddetmek” değildir. Mesele, gücün varlığı değil; o gücün hangi ahlâkla taşındığıdır. Eğer güç başlı başına kötü olsaydı, Hz. Süleyman aleyhisselâm, insanlar içinden seçilmiş kutlu bir elçi olarak; “Rabbim! Bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver.” diye dua etmezdi. (Sâd 38/35.) Allah Teâlâ da ona rüzgârı, cinleri ve kuşları emrine verecek ölçüde büyük bir kudret bahşetmezdi. (Sâd 38/36-39.) Burada dikkat çekici olan şey, gücün büyüklüğünden çok; o güç karşısında ortaya konulan ahlâktır.
Evet, güç tasavvuru bağlamında, Hz. Süleyman kıssası son derece dikkat çekici bir yerde durmaktadır. Mesele sadece kudretli bir iktidarın tasviri değildir; aynı zamanda hükümranlıkla birlikte insanın hangi ahlâkı kuşanacağıdır. Hz. Süleyman’a verilen imkânlar, klasik insan tecrübesinin çok ötesindedir: Rüzgârın emrine verilmesi, cinlerin hizmetinde çalışması, kuşlarla iletişim kurabilmesi ve kısa sürede büyük mesafeleri aşabilen bir kudret alanına sahip olması… Fakat kıssanın merkezinde bu olağanüstü güç değil; bu güç karşısında sergilenen nebevî ahlâk vardır. Nitekim Sebe Melikesi Belkıs’ın tahtı göz açıp kapayıncaya kadar huzuruna getirildiğinde Hz. Süleyman’ın verdiği ilk tepki hayranlık, kibir veya mutlak hâkimiyet duygusu değildir. O, bu kudreti doğrudan bir imtihan olarak okur ve şöyle der: “Bu, Rabbimin beni denemesidir; şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim?” (Neml, 27/40. Ayrıca bkz. Neml, 27/38-40.) İşte kudretin mizanı tam da burada ortaya çıkar. Çünkü ahlâkla terbiye edilmemiş güç, insana “Ben yaptım.” dedirtirken; hikmetle taşınan güç, insanın kendi sınırını fark etmesini sağlar.
Öyle ki Kur’an, Hz. Süleyman’ı yalnızca kendisine bahşedilen kudret sebebiyle değil; o kudret karşısında takındığı tavır sebebiyle de tebcil eder: “Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.” (Sâd 38/40) Bu sebeple Kur’an’ın âyetlerine makâsıd teorisi veçhesinden bakıldığında Firavun ile Süleyman arasındaki fark yalnızca sahip oldukları kudretin mahiyetinde olmasa gerektir. Asıl odak noktası o kudreti nasıl anlamlandırdıklarıdır. Firavun gücü mutlaklaştırarak “Sizin en yüce rabbiniz benim!” diyebilirken; Süleyman aynı kudret karşısında kendisini sınanan bir kul olarak görebilmektedir. (Nâziât 79/24; Neml 27/40; Sâd 38/34-35.) Biri gücü sahiplik olarak okur, diğeri emanet olarak. Biri tahakküm üretir, diğeri hikmet.
Bu yönüyle tarih boyunca oluşan dinî öğretiler ya da beşerî hukuk sistemleri dikkatle incelendiğinde, insanlığın müşterek bir “gücü sınırlandırma ahlâkı” üretmeye çalıştığı görülür. Masuma dokunmamak ve ona merhamet göstermek, emanete ihanet etmemek, mabedleri korumak, gücü ölçülü kullanmak ve zayıfı himaye etmek… Bunlar yalnızca pratik düzenlemeler değil; insanlığın uzun acılar, savaşlar ve yıkımlar neticesinde oluşturduğu müşterek vicdanın tortularıdır. Çünkü insan, kudretin sınırsızlaştığı her yerde önce adaletin, ardından da insanlığın yara aldığını deneyimlemiştir.
İslam düşüncesi ise bu müşterek vicdanı yalnızca ahlâkî öğütler üzerinden değil; sistematik hukuk ilkeleri (usûl kâideleri) üzerinden de inşa etmeye çalışmıştır. Özellikle “makâsıdü’ş-Şerîa” yaklaşımı, adeta hukukun nihai hedefini insan hayatını ve insanlığın temel varoluş alanlarını korumak olarak tarif ediyor gibidir. Makâsıd teorisinin işlendiği klasik kaynaklarda bu şekilde açık bir tarif yapılıp yapılmadığı ayrıca tartışılabilir. Nihayetinde, bu hukûkî ve ahlâki istikâmeti fark etmek zor olmasa gerektir. Bu çerçevede klasik İslam hukukçuları tarafından geliştirilen “zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât” tasnifi; medeniyetin yalnızca kaba güvenlik üretmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda insan hayatını dengeli, yaşanabilir ve anlamlı kılmayı hedeflediğini gösterir.
Zarûriyyât, insan hayatının ayakta kalabilmesi için vazgeçilmez olan temel alanlardır. Canın, malın, aklın, neslin ve dinin korunması bu kapsamdadır. Bunlar çöktüğünde toplum düzeni de çöker. Bu yüzden hukuk ve ahlâk ilk olarak bu alanları koruma altına alır. Dikkatle bakıldığında bunların her biri, gücün sınırsız nüfuzuna karşı insanı koruyan temel hudutlardır.
Canın korunması, insan bedeninin keyfî şiddete karşı güvence altına alınmasıdır. Çünkü sınırsız güç, önce insan hayatını değersizleştirir. Tarih boyunca zorbalığın ilk alameti, insan canının istatistikleşmesi olmuştur. Oysa bir yöneticinin seviyesi, öldürme-bitirme kapasitesiyle değil; yaşatma hassasiyetiyle ölçülür.
Malın korunması ise ekonomik gücün tahakküme dönüşmesini engellemeyi hedefler. Zira servet yalnızca üretim aracı değil; aynı zamanda nüfuz aracıdır. Tarih boyunca güç odakları çoğu zaman insanları silahla değil, ekonomik bağımlılık üzerinden kontrol etmiştir. Bu sebeple mülkiyet hakkının korunması, yalnızca bireysel zenginliği değil; insanın bağımsız hareket edebilme alanını da korumaktır.
Aklın korunması ise bugün her zamankinden daha derin bir anlam taşımaktadır. Klasik dönemde bu ilke daha çok insan idrakini bozan maddelerden korunma şeklinde ele alınmıştı. Fakat modern çağda aklı tehdit eden unsurlar çok daha karmaşık hâle gelmiştir. Algoritmalar, dikkat ekonomisi, bağımlılık mühendisliği, propaganda teknikleri ve yapay zekâ destekli yönlendirme mekanizmaları; artık yalnızca insan davranışlarını değil, düşünme biçimlerini de şekillendirmektedir. Tarihte ilk defa güç, insan zihninin içine bu denli nüfuz edebilme kapasitesine ulaşmıştır. Bu sebeple çağımızın en büyük meselelerinden biri, insan aklının enformasyon manipülasyonuna karşı nasıl korunacağıdır. Çünkü akıl bağımsızlığını kaybeden insan, çoğu zaman özgürlüğünü kaybettiğini dahi fark edemez.
Neslin korunması ise insanın biyolojik devamlılığından ibaret değildir. Bu ilke aynı zamanda aile yapısının, toplumsal aidiyetin ve insanın fıtrî bütünlüğünün muhafazasını hedefler. Çünkü toplumlar yalnızca hukukla değil; nesiller arasında aktarılan ahlâkî hafıza ile ayakta kalır.
Dinin korunması ise daha derin planda, insanın vicdan alanının mutlak güç karşısında korunaklı kalabilmesini ifade eder. Bu ilke yalnızca belirli bir dinî inancın veya ibadet düzeninin bizatihi korunması anlamına gelmez; daha temelde insanın inanma, anlam arama ve aşkın olana yönelme özgürlüğünün güvence altına alınmasını ifade eder. Çünkü insanlık tarihi göstermiştir ki, kendi dayandıkları inanç değerlerini yegâne kabul eden iktidarlar, zamanla kendilerini mutlaklaştırma eğilimine girerler. Bu yüzden din, yalnızca bireysel ibadet alanı değil; aynı zamanda siyasal ve ideolojik güce “sınır” hatırlatan aşkın bir otorite fikridir. Dinin korunması ilkesi de nihayetinde, insan vicdanının hiçbir dünyevî otorite tarafından bütünüyle teslim alınamayacağını ilan eden ahlâkî bir güvence anlamı taşır.
Bu arada, İslam hukuk düşüncesi, insan hayatını yalnızca “çöküşü engellemek” üzerinden tarif etmez. Hâciyyât olarak isimlendirilen ikinci alan, hayatı katlanılabilir ve sürdürülebilir kılan kolaylaştırıcı düzenlemeleri ifade eder. Yolculukta ibadetlerin hafifletilmesi, ticaret hayatındaki esneklikler ve sosyal hayatı zorlaştıracak yüklerin kaldırılması gibi hükümler bu kapsamda değerlendirilmiştir. Çünkü medeniyet yalnızca insanı hayatta tutmak değil; onu bunaltmadan yaşatabilmek demektir.
Tahsîniyyât ise ilk bakışta “zorunlu” görünmeyen; fakat insan hayatını güzelleştiren, incelten ve ona estetik bir seviye kazandıran alanları ifade eder. Temizlik adabı, nezaket, güzel söz, çevreye saygı, mimarî zarafet, ölçülü davranış ve insan vakarını koruyan incelikler bu çerçevede değerlendirilmiştir. Çünkü medeniyet yalnızca güvenlik üreten bir sistem değildir; aynı zamanda insan ruhunu kabalaşmaktan koruyan bir terbiye biçimidir. Bir toplumun çöküşü çoğu zaman önce büyük felaketlerle değil; küçük nezaketlerin, ince ahlâkın ve utanma duygusunun kaybolmasıyla başlar. Tahsîniyyât olmadan güçlü toplumlar kurulabilir, fakat gerçekten medenî bir dünya inşa edilemez.
Burada özellikle vurgulanması gereken önemli bir nokta vardır: Buraya kadar yazdıklarımın amacı herhangi bir medeniyeti romantize etmek ya da geçmişi bütünüyle idealize etmek değildir. Çünkü insanlık tarihi kadar dinî geleneklerin tarihi de, ahlâkî ilkeler ile güç arzusu arasındaki gerilimlerin tarihidir. Hiçbir toplum, hiçbir devlet ve hiçbir tarihsel tecrübe; güç karşısındaki imtihandan bütünüyle muaf kalamamıştır. Nitekim modern siyaset düşüncesinde Lord Acton’ın (ö. 1902) meşhur ifadesi tam da bu noktada anlam kazanır: “Güç bozar; mutlak güç ise mutlaka bozar.” (Acton, Jonh Emerich Edward Dalberg-Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton”) Lord Acton’ın Piskopos Mandell Creighton’a yazdığı mektupta yer alan bu sözün bağlamı, siyasî ve dinî otoritelerin tarihsel olarak ahlâkî denetimden muaf tutulmaması gerektiğine dayanıyordu. Bu cümle yalnızca siyasî bir uyarı değil; insan tabiatına dair derin bir gözlemdir. Çünkü güç, insana yalnızca imkân vermez; aynı zamanda sınırlarını aşabileceği hissini de verir. İnsan, yapabilme kapasitesi arttıkça çoğu zaman kendisini ahlâkî ölçülerin üzerinde görmeye başlar.
Asıl mesele, gücün insana ahlâksızlığı öğretmesi değildir. Belki daha doğru soru şudur: Güç, insanın içinde zaten mevcut olan eğilimleri görünür hâle mi getirir? Zira kudret arttığında insanın önündeki dış engeller azalır; fakat iç denetimi aynı ölçüde güçlenmiyorsa, sahip olunan imkân zamanla taşkınlığa dönüşebilir. Bu yüzden ahlâk, yalnızca “ne yapabiliyorum?” sorusuyla değil; “yapabiliyorum, fakat yapmalı mıyım?” sorusuyla başlar.
Bu sebeple tarih boyunca ahlâkî söylemler de sürekli sorgulanmıştır. Çünkü her değer sistemi gerçekten insanı mı korumaktadır; yoksa belirli güç odaklarının konumunu mu tahkim etmektedir? Bir ahlâk anlayışı, eğer yalnızca güçlülerin güvenliğini sağlıyor, zayıfın varlık alanını daraltıyor ve mevcut tahakkümü meşrulaştırıyorsa; artık hakikati temsil eden ahlâk olmaktan uzaklaşır ve ideolojik bir aygıta dönüşmeye başlar.
İslam düşüncesi teorik düzlemde son derece gelişmiş, adalet ve hikmet felsefesiyle örgülenmiş bir güç zemini üretmiş olsa da, tarihî pratiğin her zaman bu ilkelerle uyumlu ilerlediğini söylemek mümkün değildir. İlk büyük kırılmalardan biri Hâricîlik tecrübesidir. “Lâ hükme illâ lillâh” sloganıyla ortaya çıkan bu hareket, görünürde ilâhî hükmü savunurken; zamanla kendi yorumunu mutlaklaştıran ve toplumun geniş kesimlerini kolayca tekfir edebilen sert bir zihniyet üretmiştir. Buradaki tarihî ironi son derece dikkat çekicidir: Hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu en yüksek sesle dile getirenlerin, fiilî sahada en hoyrat ve ölçüsüz şiddet biçimlerinden bazılarını üretebilmiş olması!
Benzer bir gerilim, sonraki dönemlerde devlet merkezli siyaset anlayışlarında da görülmüştür. Özellikle Osmanlı’daki kardeş katli meselesi, devletin bekasını önceleyen siyasî aklın, güç terazisini hangi noktalarda bozabildiğini gösteren tarihî örneklerden biridir. “Devlet-i ebed müddet” fikri, büyük ölçüde siyasî parçalanmayı önleme kaygısıyla şekillenmişti. Ancak devletin devamını mutlaklaştıran her anlayış gibi, zaman zaman insan hayatını daha büyük siyasî hedeflerin gölgesinde bırakabilmiştir.
Aynı şekilde İslam’ın asabiyet, kavmiyetçilik ve kabile taassubuna karşı son derece güçlü bir söylem geliştirmiş olmasına rağmen, Müslüman toplumların tarih boyunca bu bariyerleri aşabildiğini söylemek de kolay değildir. Kur’an’ın insanı kabilesiyle değil takvasıyla değerlendiren yaklaşımı teorik olarak oldukça devrimci bir eşitlik zemini üretmiştir. Ne var ki pratik sahada etnik aidiyetler, mezhep çatışmaları ve iktidar mücadeleleri çoğu zaman bu evrensel çerçevenin önüne geçebilmiştir.
Benzer koruma refleksleri yalnızca İslam medeniyetine mahsus değildir. Yahudi düşüncesinde insan hayatının korunması neredeyse bütün hukukî yükümlülüklerin önüne geçirilmiş; “bir canı kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmak kadar kıymetli olduğu” fikri güçlü bir vicdan zemini üretmiştir. Bugün Gazze’de yaşanan yıkım ve kitlesel soykırım ise, bu tarihî mirasla derin bir çelişki görüntüsü ortaya koymaktadır. Özellikle “öldürmeyeceksin” emrini insanlık vicdanının temel ilkelerinden biri hâline getiren bir geleneğin tarihsel mirası içinden yükselen modern (?) bir devlet aklının; sivilleri, çocukları, hastaneleri ve yaşam alanlarını hedef alan ölçüsüz bir şiddeti güvenlik söylemleri üzerinden meşrulaştırabilmesi, son derece trajik bir ironiyi beraberinde taşımaktadır.
Hristiyanlık geleneğinde ise merhamet, affetme ve zayıfı koruma fikri ön plana çıkmıştır. Fakat modern çağ, dinî ilkeler ile jeopolitik güç mantığı arasındaki gerilimin en sert örneklerini de ortaya çıkarmıştır. İnsanlık tarihinde atom bombasını fiilen kullanan ilk ve tek devlet olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, bugün başka egemen devletlerin nükleer kapasite edinmesini engellemek adına küresel ölçekte hoyratça baskı kurması; güç zehirlenmesinin modern biçimlerinden biri olarak okunabilir. Çünkü denetlenmeyen kudret, zamanla kendi korkularını evrensel güvenlik söylemine dönüştürmeye başlar.
Modern çağın en büyük kırılmalarından biri ise, tarihte ilk defa gücün neredeyse sınırsız bir teknik kapasiteye ulaşmış olmasıdır. Bugün devletler, şirketler ve dijital platformlar; insan davranışlarını izleyebilmekte, tercihlerini yönlendirebilmekte, psikolojik eğilimleri analiz edebilmekte ve hatta henüz verilmemiş kararları öngörebilmektedir. Tarihin hiçbir döneminde güç, insanın iç dünyasına bu kadar yaklaşmamıştı.
Bu sebeple modern çağın krizi yalnızca siyasî değil; aynı zamanda ontolojik bir krizdir. Çünkü mesele artık yalnızca bedenlerin kontrolü değildir. Dikkatlerin, arzuların, hafızaların ve hakikat algısının yönetilmesi de çağımızın güç biçimleri arasına girmiştir. Modern tahakküm çoğu zaman görünmeden işler. Emir vermeden yönlendirir, baskı kurmadan bağımlılık üretir, zor kullanmadan davranış biçimlerini şekillendirir. Çünkü modern insan çoğu zaman kontrol edildiğini hissederek değil; özgür olduğunu zannederek yönlendirilmektedir.
İşte tam da bu noktada insanlığın kadim güç arayışı yeniden aynı soruya dönmektedir: Gücü kim tartacaktır? Çünkü teknolojik güç ve kudret büyürken ahlâk aynı ölçüde büyümüyorsa, insanlık yalnızca daha tehlikeli hâle gelir.
Bir toplumun gerçek seviyesi, ne kadar güçlü olduğu ile değil; o gücü hangi sınırların önünde durdurabildiği ile anlaşılır. Her şeye nüfuz edebilmek medeniyet değildir. Asıl medeniyet, bazı alanların dokunulmaz olduğunu kabul edebilmektir.
Ve insanlığın ahlâkı, inşa ettiği şeylerde değil; aşmamayı bilinçli olarak tercih ettiği hudutlarda görünür!